YİNE DÜŞTÜK YOLLARA YOLLARA

“Geçmişi kafaya takan, bugünü ıskalar…” Ferzan Özpetek

Uzun bir yolculuğa çıkmayalı epey oldu. Canım karayolunda yolculuk yapmak istiyor. Alnımı  pencere camına dayayacağım ve camdan durmaksızın her şeyi geride bırakışımı izleyeceğim… İnsan yoldayken her saniyesi göçebe oluyor…

Tabi ki ortada bir seyahat planı yok, olsa ne yazar ki okullar açıldı. Ders zamanı tatil için izin almam imkansız… Neyse ki Zeyno iki haftadır Pazar günleri beni dürtüklüyor ve İzmir’e yakın bir yerlere gidiyoruz…  Bu durumdan memnun olmakla birlikte içimdeki uzun yol hasreti de perçinleniyor…. Asıl konuya geçiyorum: Seferihisar, Sığacık… Seferihisar, Türkiye’nin ilk Citta Slow: Sakin Şehri. Bu unvan, nüfusu 50.000 altındaki yerleşkelere İtalya’da bir komite tarafından veriliyor. Cittaslow felsefesi yaşamın tadına varılacak bir hızda yaşanması gerektiğine inanmaktadır. Cittaslow, insanların rahatça sosyalleşebilecekleri, kendi kendine yeten, kültürüne, gelenek göreneklerine sahip çıkan aynı zamanda da alt yapı sorunu bulunmayan yerdir.

Sığacık’a mutlaka Pazar günü gidin. Ve sabah ilk gideceğiniz yer Sığacık Limanı olsun. Sığacık Limanı Sığacık Kalesiyle yan yana. Yani limandan kalenin surlarını görebiliyorsunuz. Sonra da kale kapısından içeri girip kalenin içindeki dar sokakları dolaşabiliyorsunuz. Pazar günleri bu sokakların her iki yanı yiyecek içecek tezgahlarıyla dolu oluyor. Genelde karbonhidrat ağırlıklı olan bu yiyeceklere dayanamıyorum; özellikle ev böreği ve baklavası çok başarılı.

Pazarda bu kadar yemek yenildikten sonra gidilecek en iyi yer Seferihisar Teos Antik Kenti. Buradaki en temel yapı Dionysos Tapınağı. Bu tapınak Şarap Tanrısı Dionysos’a ayrılan en büyük tapınakmış. Kazıları halan süren bu antik kent tam bir oksijen deposu, yemyeşil doğası ve zeytin ağaçlarıyla çok huzurlu. Hatta küçük bir bölgede mandalina ağaçları bile var. Ağaçların arasında gezinen keçiler var… Tarihle aranız iyi olmasa bile doğa yürüyüşü niyetine burayı ziyaret etmelisiniz.

Eğer enginar seviyorsanız, Seferihisar’dan ayrılmadan önce mutlaka ne yapın ne edin Artemis Restoranına gidin. Çünkü buradaki her yemek  enginarlı. Zaten restoranda bir enginar tarlasının yanında.

Ferzan Özpetek’in İstanbul Kırmızısı adlı filmini izleyince acaba İstanbul’a mı gitsem dedim. Filme ne iyi ne de kötü diyebiliyorum ama İstanbul manzaraları çok güzeldi. Boğaz, dar sokaklar, eski İstanbul (sanki çok iyi bilirim!) ve modern İstanbul yan yana. Bir de Deniz ve Orhan karakterlerinde kendimden epey bir şeyler buldum. Orhan’ın oğlu yıllar önce bebekken acı bir şekilde ölmüş ve Orhan hep o ölüm anındaydı. Tıpkı benim yıllarca babamın ölümünde takılı kalmam gibi…

Deniz Orhan’a şöyle diyor “Geçmişi kafaya takan, bugünü ıskalar…” Evet ıskalar… Neyse ki Orhan’da geçmişle hesabını görüp şimdi de yaşamaya başlayabiliyor.

Fakat şimdi de yaşaması onun geçmişini unuttuğu anlamına gelmiyor. Bu yüzden de Deniz’in çocukken kaybolan köpeğinin (Tommy) yemeğini ve suyunu her gün yenilemeye devam ediyor… Çünkü hala umudu var. Bir gün Tommy geri dönebilir. Her ne olursa olsun…

Deniz bir kitap yazmış. Kitabın karakterleri onun yakın  çevresindeki insanlar. Deniz karakterlerin hiçbirisinin aslında gerçek olmadığını söylüyor. “Onları ben yarattım. Hepsi benim kontrolümde, istersem şeytan istersem melek olurlar.”

İnternet sitemdeki yazılarımı okuyan arkadaşlarımın bazıları bana “Ben senin kadar açık ve net yazamazdım.” diyorlar.

“Neyi?”

“Kendimi, hayatımı, yaşadıklarımı…”

Onlara yazdıklarımın gerçeklerden esinlenen kurmacalar olduğunu anlatmaya çalışıyorum ama inanmıyorlar. Ne dersem deyim onlar benim yazdıklarımın hepsini gerçek sanıyorlar. Oysa ki ben de tıpkı İstanbul Kırmızısı’ındaki Deniz gibi düşünüyorum. Ben insanlara ve hayata bakıyorum. Beni etkileyeni, olmasını düşlediğim şekilde yazıyorum. Hepsi bu… Sırlarım ben de saklı…

Nejat İşler’in bu resmini paylaşıyorum çünkü filmdeki hali çok hoşuma gitti. Siyah beyaz filmlerdeki Amerikalı oyunculara benziyor. Magazinde yer alan fotoğraflarıyla alakası yok. Keşke hep Deniz gibi görünse Nejat İşler.

Ve son olarak Ferzan Özpetek’in filmle aynı adı taşıyan kitabından bir alıntı:

“‘Biliyor muydun, Japonya’da kırık seramikleri onarırken kırığı örtmeye çalışmazlar, tam tersine onu vurgulamak için kırık yeri altınla doldurarak düzeltirler’ diyor. Çünkü bir şey zarar gördüyse, bir öyküsü varsa bu daha güzel sayılır.”

Senin de fark ettiğin gibi bu aralar benim kafa biraz dağınık, belki de güneşten yoksun bu bulutlu havalardır bu dağınıklığıma sebep… Bulut derken geçen cumartesi çok şahsına münasır bir mekanda (Khaan Motor) Bulutsuzluk Özlemi konserine gittik. Tabi ki İrene ve Zeyno’yla… Bir de Mürü eklendi…  Grubun solisti Nejat Yavaşoğlu’nun sesinden yıllar hiçbir şey  götürmemiş. Maşallah, maşallah…

Yine düştük yollara, yollara, yollara
Yine aştık dağları, dağları, dağları.
Bu gönül güzel sevdi
Eridim sevdalarda
Korkular vız geldi
Tırıs gitti
Orada bir yer var ki
O yer bizim yerimizdir
İz bıraksak geçerken
Bize yeter.

5 thoughts on “YİNE DÜŞTÜK YOLLARA YOLLARA

  1. Bende geçmişe takılı kalanlardanım zor atlatıyorum maalesef 🙁 Yazılarınızı okumayı seviyorum alıntı sözlerden yola çıkıp, kitap film tavsiyelerinizi kısaca geçişleri okurken keyif alıyorum 🙂 Yaşanıp yaşanmaması, gerçek olması önemli değil herkesin hayatına dokunabilecek konulara değinmeniz çok hoş 🙂 Filmi de not aldım 🙂

    Kucak dolusu sevgiler :):)

  2. Istanbul Kırmızısı ‘nı sevemedim. Ama anlattığınız diğer her şeyi ben de yaptım ve hepsinden de inanılmaz keyif aldım 😊

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.