OLSUN.


“İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğunuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın.” Victor E. Frankl

Geçen sene Berlin’e gittiğim zaman insanların anlayışlı ve yardımsever hallerinden çok etkilendim. Yolda sokakta yol sorduğum zaman uzun uzun anlattılar; sonra gözlerime bakıp anlamadığımı anlayıp akıllı telefonlarını açıp fotoğraflarla tarif ettiler. O kadar yer gezdim, hiç kimse benimle bu kadar ilgilenmedi. Türkiye’ye dönerken nasıl oldu bilmiyorum ama uçak biniş işlemlerimi Bussiness Class gişesinden yaptırmışım. İşim bitince fark ettim. Görevli kadına baktım, kadın gülümsedi ve “Bilmeden yaptığınızın farkındayım, önemli değil.” dedi. Yukarıda saydıklarım gibi kaldığım süre boyunca pek çok incelik ve nezaketle karşılaştım. Çok keyifliydi. Bu durumun sebeplerini düşünmeye başladım. Belki bu Hitler, Nazi Almanya’sı onlara çok büyük bir ders olmuştu. İnsana saygılı, önyargısız yaklaşmayı öğrenmişlerdi.

John Boyne’nin aynı adlı romanından uyarlanmış “Çizgili Pijamalı Çocuk”u yeniden izlerken bunlar geldi aklıma. “Çizgili Pijamalı Çocuk” kitabı bir baş yapıt. Hem çocuklar hem de yetişkinler için uygun bir kitap. Nazi kamplarını, Yahudilere yapılan zulmü çok farklı bir bakış açısından anlatıyor. Nazi askerlerinden bir tanesinin oğlunun gözünden roman şekilleniyor. 9 yaşındaki Bruno ailesiyle birlikte Nazi Kampının çok yakınlarında olan bir eve taşınırlar. Eve sürekli askerler girip çıkmaktadır. Bir de zaman zaman etraf garip bir şekilde çok kötü kokmaktadır. Bir gün Bruno etrafı keşfetmek için ailesinden izinsiz ormanlık alana çıkar ve oradan Nazi Kamp alanını keşfeder. Tellerin ardında onun yaşlarında bir çocuk vardır. Onunla arkadaş olur. Savaştan, Yahudilere yapılan zulümden, krematoryumda diri  diri yakılan mahkumlardan haberi yoktur. Kendine göre etrafında olup bitenleri tellerin ardındaki yeni arkadaşıyla birlikte yorumlamaya başlar. Son derece çarpıcı bir sonu olan romanın içinde çok çok güzel satırlar var.

“Tam olarak fark neydi? Kendi kendine düşündü; Hangi insanların çizgili pijama, hangilerinin üniforma giyeceğine kim karar vermişti?”

“Burada yüzlerce çocuk var,” dedi Bruno, ağzından çıkmadan önce ne söylediğini düşünmeden. “Sadece tel örgülerin diğer tarafındalar.”

“Ve sonra oda kapkara oldu ve yaşanan karmaşaya rağmen Bruno hâlâ Shmuel’in elini sımsıkı tutuyordu ve dünyadaki hiçbir şey Bruno’yu, onun elini bırakmaya razı edemezdi…”

“Buraya isteğim dışında getirildin, tıpkı benim gibi. Eğer bana sorarsan hepimiz aynı gemideyiz ve gemi su alıyor.” 

2. Dünya savaşını, Nazi Almanyası ve Yahudilere yapılan zulmü değişik bir bakış açısıyla anlatan bir diğer filmde “Hayat Güzeldir” adlı eserdir. Guido, eşi ve oğlu esir kampına gönderilirler. Guido, oğluna esir kampının ve savaşın bir oyun olduğunu söyler. Oğluna eğer oyunu başarıyla tamamlarsa ödülün çok istediği oyuncak tank olduğunu söyler.


Anne, oyunu biz kazandık! Bin puanı biz topladık! Biz birinci olduk. Eve tankla döneceğiz! Biz kazandık!

Uzun süredir acının ölçülebilirliği üzerine düşünüyorum. Nazi kamplarında insanlar korkunç bir acı içindeydi, bu acının bizim günlük hayatta çektiğimiz acılarla eşdeğer olabilme ihtimali var mı? Sonuçta acının matematiksel bir hesabı yok. İki kilo acı çektim bu yüzden de bir kilo canım yandı gibi bir denklem yok. Çoğu zaman elimizde olanların değerini bilmek ve şükretmek acıyı hafifletebilir. Nazi kamplarında çekilen acıyı hafifletebilmek için tutunacak hiçbir şeyin olmaması ölçülebilir olan. Sadece hayatta olman bir şans, o hayatta her an krematoryumda yakılabilir. Hep düşündüm nasıl var oldular, nasıl hayatta kalabilecek gücü buldular ve o zulümden kurtulduktan sonra böylesi korkunç bir travmanın üstesinden nasıl geldiler. Psikolog Viktor E. Frankl’in yazdığı “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitap bu sorularımın cevaplarını detaylı bir şekilde veriyor. Kitabın ilk bölümü yazarın toplama kampında yaşadıklarını, bu zor şartlar altında insanların nasıl değiştiğini ve ne tür mücadeleler verdiklerini anlatmaktadır. Bu zor şartlar altında nasıl var olabilme gücünü bulabildiğini ise kitabın ikinci bölümde anlatmaktadır. Kitabın ikinci bölümünün adı “Genel İlkeleriyle Logoterapi”dir.

Logoterapi, Psikoterapinin Üçüncü Viyana Okulu olarak da bilinir. İlk psikoloji okulu Sigmund Freud, ikincisi Adler, üçüncüsüyse Viktor Frankl tarafından kurulmuştur. Victor Frank’in teori ve terapi yaklaşımını kendisinden önce gelen Freud’un çalışmalarıyla karşılaştırılabilir. Her iki doktorunda ilgi alanı nevrozların yapısı ve iyileştirilmesidir. Freud, bu can sıkıcı rahatsızlıkların kökenini, çatışan bilinçdışı güdülerin neden olduğu kaygıda aramaktadır. Frankl ise çeşitli nevroz türleri arasında ayrım yapmakta ve bunlardan bazılarını, acı çeken kişinin, var oluşunda bir anlam ve sorumluluk duygusu bulmayı başaramayışına bağlamaktadır. Freud, cinsel yaşamhdaki engellenmeyi vurgular, Frankl ise “anlam isteminin” engellenmesini. (sy 8)

Logoterapi “anlam” yoluyla terapi demektir. İnsan en zor şartlarda bile yaşamaya değer bir anlamın varlığına inanıyorsa hayatta kalmayı başarabiliyor. Yaşamın gerçek anlamını insan kendi içinde ya da ruhunda değil, dünyada keşfetmesi gerekmektedir. İnsan olma gerçeği her zaman için insanın kendi dışındaki bir şeye ya da bir kişiye yöneldiği anlamına gelmektedir. Victor E. Frankl, toplama kampında bu anlamı karısını tekrar görebilmek umuduna (bir kişiye) ve kendi alanında yaptığı çalışmaları tamamlamak olarak bulmuştu. “Hayat Güzeldir” filminde baba, çocuğuna her şeyi bir oyun olarak yansıtır ve oyunun kazanına bir ödül vardır: oyuncak tank…

“…Anlamsızlık duygusunun nedenine gelince, aşırı basitleştirme de olsa, insanların yaşamalarını sağlayacak çok şeyin bulunmasına karşın, uğruna yaşayacakları bir şeyin olmadığı söylenebilir; insanlar araçlara sahip, ama amaçları yok…”(sy152)

Ama yalanlar görüyorum hala 
Burdan bakınca şu sonsuz dünyaya 
Olsun.

2 thoughts on “OLSUN.

  1. Çok güzel bir yazı kaleme almışsın canım emeğine sağlık. Her iki filmi de izlemiştim. İnsan geçmişe götürüp o travmayı, etkilerini, ben orada olsaydım neler düşünürdüm’ü sorgulatıyor. İnsanın tüylerini diken diken ediyor bu düşünceler…
    Dediğin gibi araç var, hayata tutunmak için amaç lazım.
    Bu aralar yt deyim devamlı bloga zaman ayıramıyorum. Hep aklımdasınız ama 🙂

    1. Çok teşekkürler Zülalcim:) Nerede olduğunu anlayamadım, kolay gelsin mi iyi tatiller mi demeliyim bilemedim. Neyse önemli olan gönüllerin bir olması:)

      Sevgi ve ışıkla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.