İZMİR SANAT PARKI

İki şeyi aynı anda isteyip hiçbirini yapmadığın sonra da halinden sızlandığın oldu mu? Geçen hafta sonu bir anda benim böyle bir insan olduğumu fark ettim. Tabi ki çok şahsi, zihnimi epey meşgul eden bir takım nedenlerim vardı. Hem dışarı çıkmak kafamı dağıtmak istiyordum hem de evde oturup okumak, yazmak, yoga yapmak. Evde saksı gibi oturdum ve soranlara halimden şikayet ettim.

“İstanbul’a gelsene.” diye yazdı Noname. Günlerden Cumartesi, ben kapıdan dışarı bile çıkamıyorum, o İstanbul diyor. Şaka yapıyor herhalde.

“Hayır gelemem. Hafta başı okul var.”

“Sabah dönersin, bir gün kafa dağıtırsın.”

 “Gelemem.”

“Neden?”

Cevap yazmadım. Akşama kadar evin içinde saksı gibi durmaya devam ettim. Akşama doğru “Beni bu şehirde tutan ne ?” diye kendi kendime sordum.. Pazar günü sabah 11:00’de İstanbul Asya yakasındaydım. Benim için İstanbul demek Avrupa yakasıydı. Taksim, Cihangir, Şişli, Mecidiyeköy, Göktürk, Beşiktaş, Bebek, Etiler… Değişik yerler olmakla birlikte beni pek etkilememişti. Asya tarafı bir başkaymış. Daha geniş yollar, bol yeşillik, ağaçlar, sükûnet… Deniz kıyısı hizasında epey yürüdük. İşte güzergahımız:

Fenerbahçe Parkı

Fernerbahçe Burnu

Marinanın önü

Bağdat Caddesi üzerinden Suadiye, Şaşkın Bakkal, Erenköy, Caddebostan

İskele Sokaktan sahile indik

Çiftehavuzlar

Fener yolu

Fenerbahçe

Kalamış

Kadıköy (Boğa heykelinin önünden geçtik)

Kadıköy balıkçılar çarşısı (Tatar dönerde  yemek molası: yediğim en güzel döner  ve havuç baklava)

Moda

Kadıköy rıhtım

Taksiye bindik Bağdat Caddesindeki Göztepe parkına geldik

Caddeye çıktık

Bağdat Cadde Kafede kediyle oturduk.

Toplamda 4 saat kadar yürüdük. Geçtiğimiz her yer çok güzeldi, neredeyse adım başı büyük büyük parklar vardı, ağaçlar vardı. Ben hep Avrupa yakasını gezmiştim ve çok az park görmüştüm. Asya yakası bir park cennetiymiş.

Pazartesi sabah İzmir’e dönerken ciğerlerimde deniz havası, park havası vardı. İstanbul’un bu kadar dinlendirici bir şehir olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti.

İstanbul’daki parkları dizi dizi görünce İzmir’in içinde park olmadığına karar verdim. Bir tek Alsancak’ın oksijen deposu olan fuar var…Tabi İzmir’in de çevresinde Kuşadası, Çeşme gibi güzel yerler var. Geçenlerde hafta sonu Kemalpaşa’ya gittik. Baraj Gölünün üstündeki kafede kahvaltı ettik. Sonra da arkadaşın köyüne yürüdük ağaçlık bir yoldan. Göl, yeşillik, ağaçlar çok güzeldi de o gölün hemen kıyısında bitivermiş villalara anlam veremedim. Bırakın orası da yeşil kalsın, park olsun, betonlaşmasın…

Kemalpaşa dönüşünde Kazak Türklerinin Kımız Çiftliğine  gittik. İçinde atların olduğu yeşillik bir alana yayılmış. Trafikten, şehirden uzak kurtarılmış bir bölge gibi Kımız Çiftliği. Burası unutulmaya yüz tutan iki Türk kültürünü yaşatmak amacıyla kurulmuş: kımız ve otağ. Kımız çok yararlı olduğu söylenen at sütüdür. Ben içemedim, tadı çok garip geldi. Otağ çadır demekmiş. Sembolik, sergi amaçlı bir çadır vardı. İçine girdik ve biraz olsun otağ kültürünün de ne olduğunu anladık.

Hayal ediyorum… İzmir’de kocaman bir park olduğunu hayal ediyorum. Tıpkı Avrupa ülkelerinde gezdiğim parklar gibi… Parkın içinde yapay göller, açık hava sineması, yapay mağaralar, hem patika, hem de düzgün yollar var. Göllerdeki sular, su kanalları vasıtasıyla parkı çevrelemiş. Parkın içinde İzmirli sanatçıların heykelleri de var modern sanat eserleri de… Gölün üstünde kuğular, kazlar ve ördekler var. Koşu ve bisiklet yolları var. Yüzyıllık ağaçlar var, hatta işte tam o köşedeki incir ağacı benim ağacım. İsmi Yağmur, her şeyimi bilir Yağmur… Park çok güvenli, canı sıkılan, temiz hava almak isteyen herkes istediği zaman gidebiliyor. Parkta üç dört tane çok güzel kafe var. Parkın her yerinde piknik yapabilirsin ama piknik bittiğinde bütün artıklarını toplayıp çöpe atmalısın. Parkı temiz tutacak olan bizleriz. Hayal ediyorum ve görüyorum. Sen de böyle yap, her şey hayal edip görmekle başlıyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.