GEVREK GEVREK

Evi 21 Ağustosta aldım ama daha yerleşmek adına çok yol kat edebilmiş değilim. Çamaşır makinası, buzdolabı ve bulaşık makinesi aldım. Fakat kargo ve servis saatlerini ayarlamakta zorlandım. Bir kaç küçük problem yüzünden eşyaların değişmesi gerekti, araya da bayram girdi. Bir güzel temizlettiğim evime kargocular, servis elemanları girip çıkınca, kutularda evin içinde açılınca ev yine pislendi. Silemedim çünkü anlaştığım temizlik şirketinin vilada kovamı götürmüş olduğunu fark ettim. İşin aslı silmek istesemde koliler ve ortada alınmayı bekleyen beyaz eşyalar bütün evi kapladığı için silebilecek de çok alan kalmadı. Yine bayram dolayısıyla bir kaç küçük tasarım yapacak olan iç mimar arkadaşımda ortadan kaybolunca ben de soluğu Ab-ı Hayal’de aldım. Belim ağrımıyordu ama sol bacağımda garip hisler yaratmayı sürdürüyordu. Ve bitmek bilmeyen kötücül kehanetlerim beynimin içinde harıl harıl çalışıyordu.

ruyada-simitci-gormek_1200x627

Ağabeyimin barında tüm bu düşünceler kafamda kahvemi yudumlarken yan masada oturan ağabeyimin sözleriyle kendime geldim:
“Gevrek kelimesinden sıkıntı geldi.”
“Niye ki ?”
“Duymuyor musun adam nasıl bağırıyor?”
“İşi simit satmak olduğu için öyle bağırıyor olmasın? Niye kızıyorsun ki?”
“Her gün aynı saatte bu sesi duysan sen ne yapardın? Artık sıkıldım.”
“Sen bir köyde yaşamayı tercih ettin bunu unutma. Köylerin basit rutinleri vardır sana zamanı hatırlatan.”
“Al sana blog konusu, her gün aynı saatte simitçi diye bağıran simitçi.”
“Sen kendine bir blog açıp yazsan bu konuyu.”
“Sendeki pratik ben de yok.”
“Demek yazılarımı okuyorsun. Sen beğenmediğin yazıyı okumazsın. Bu iyi bir şey benim adıma.”
“Evet güzel yazıyorsun. Ama şu ‘Ergen Kadınalar Dünyası’yla ilgili yazını hiç beğenmedim. Yazıyı yazanında bir ergen kadın olduğu her kelimesinden belli.”
“Eyvallah… Keşke bu yüce yorumlarını belirtseydin orada…”
“Sen bence o yazıyı açığa al, tekrar yaz.”
“Olabilir ama o yazı zaten bir sene önce yazıldı.”

simitci_diye_bagirdi_3_bin_tl_ceza_yedi_06062012_1116

Aklıma Reha Erdem’in 5 Vakit filmi geldi. Ne sıkıcı filmdi. Bir dağ köyünde geçiyordu, herşey aynı rutinde ilerliyordu, zamanı hatırlatan en önemli unsur 5 vakit okunan ezandı. İnsanlar küçük bir dünyanın içinde doğuyor, ellerindeki olanaklar neyse daha fazlasını umut edip istemeden yaşıyor ve ölüyordu. Sonsuz sıkıcı bir döngü…

120664.jpg-c_215_290_x-f_jpg-q_x-xxyxx

Şimdi düşünüyorum da çeşitliliği ve seçeneği az ya da çok hepimiz bir döngü içinde yaşıyoruz. Farkında bile olmadan zaman geçiyor. Farkında olduğun zamanda değişim dönüşüm o kadar kolay değil. Emek istiyor, zaman istiyor, yeninin getirdiği her neyse onu şükranla kabullenmekten geçiyor. Bu yüzden değişim sancılı, bu yüzden insanlar alışkanlıklarına, rutinlerine bu kadar bağlı… Bu yüzden karşılaştığım en küçük pürüzde ortalığı ayağa kaldırıyorum.

Kendime yeni bir rutin yaratıyorum. Zamanın ve hayatın içinde daha farklı bir konuma doğru ilerliyorum, daha farklı bir rutin, şu anda ne olacağını bilemiyorum. Tek bildiğim aç olduğum. Ve canım simit, peynir ve çay istedi. Bir simitçi geçse de alsam☺ Ne zaman geçer ki?

Not: Bir kaç gün yoga terapi hareketleri yapıp bir saatlik yürüyüşlerle birlikte nefes tekniği uygulayınca fark ettim ki ben de bel fıtığı falan yok. Sinir sıkışması olmuş sanırım. Dün içtiğim iki bardak şarapla bacağımdaki hisler yüzde beşlere düştü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.