BİZ SENİNLE NE KADAR UZAĞA GİDEBİLİRİZ?

Hayalperest misiniz gerçekçi mi? Hayal ettiklerinizin ne kadarını gerçeğe dönüştürebiliyorsunuz? Hayallerinizin sınırları var mı? Gerçekleştiremediğiniz hayalleriniz sizi mutsuz ediyor mu?

Çok merak ediyorum, acaba herkes benim gibi mi? Ben çok güzel, detaylı hayaller kurarım, ne istiyorsam  her aşamasını tek tek hayallerimde yaşarım. Sonra bu hayallerimi defalarca ballandıra ballandıra yakaladığıma anlatırım. Sonra sanki bütün istediklerim gerçekleşmiş gibi bir his gelir içime, rehavet çöker. Ne zaman hayalim için gerçek hayatta bir adım atmaya kalksam hep bir şey çıkar. Ötelerim ve bir bakarım anlattıklarımı duyanlardan biri ya da birden fazlası ne istiyorsam yapmış.

Kendimi bildim bileleli  hayali eğlenceleli yazılar yazarım. Ama iş kelimeye dökmeye geldiğinde hepsi uçuverir. Sex and The City’i izlediğim zaman “Bir gün bende Carry gibi yazacağım.” dedim. Bridgette Jones’un günlüğünü hem okuyup sonra da izlediğim de “Evet, evet yazmak benim hayat amacım.” dedim. Pucca’ya bayıldım ama “Böyle olmak istiyorum.” diyemedim. Herkese blog kurma hayallerimi de anlattım ama bu sefer kimse gerçekleştirmedi. Yazı biraz gönül işiydi, sadece sevmen, içten yazman gerek aksi taktirde sana ne para getirir ne de ün. Hoş çok içten yazsan da getirmeyebilir. Yazı sadık bir dosttur ama ondan bağımsız arzularının kölesi değildir. Yazı özgürdür, özgür bir dost.

Peki ne yazacağım? Acaba özenti mi olacağım? Yaşadığım ilişkileri anlatıp, başıma gelen traji komik olaylar yüzünden bir türlü mutluluğu yakalayamama ama umudu yitirmeme serisi mi olacak yazdıklarım? Evet aslında bugüne kadar  bunu düşünüyordum ve sonunu da mutlulukla bitirecektim. Pucca’nın dördüncü kitabını bitirdiğim bugün bu fikrin iyi olmadığını anladım. Evet Pucca kesinlikle benim istediğimi mükemmel bir şekilde gerçekleştirmişti. Onu çok seviyorum ve hikayesinin mutlu biteceğini biliyorum . Ama benim özgün olmam lazım. Bir de yaşadığım deneyimlere ve tecrübelere yaraşır. Aslında sözü uzatmayayım yaşıma yaraşır. Böyle söylemek çok hoşuma gitmiyor. Yani ben yaşa inanmıyorum. Ruhun yaşı yoktur bence, hissettiğin önemlidir. Diğer yandan da orada burada kırk elli yaşlarda kadınların bir genç kız tavrıyla salınması da pek bir garip geliyor. Belki de onlardan birisi de benim ve şu anda kendimden şikayet ediyorum. Hepsi olabilir, yine de herkes yerini bilmeli. Atalarımızın dediği gibi “Taş yerinde ağırdır.”

Ne yazık ki yukarda yazdıklarım paranın bir yüzü , bir de diğer yüzü var , adı toplumun düşünceleri ve tabi onu belirleyen medya. İşte bu noktada herşeye karşıyım: 1) Yaş almak demek çirkinleşmek değildir. Kırışıklıklarının olması ve saçlarının beyazlaşması senin çirkinleştiğin anlamına gelmez. Bu sadece ve sadece kozmetik firmalarının ve medyanın önümüze sunduğu bir yemektir. Beynimiz yıkanıyor bütün reklamların kapak kadınları onlu yaşlarda fotoshoptan da nasibini almış çıtırlar. Gözümüze gözümüze sokuyorlar “Sen kendini güzel mi sanıyorsun, bizim kriterimiz bu, haddini bil ezik yaşlı!!!!”

Bir de tam tersini hayal edelim: Bütün reklamların kapak kadınları kırkbeş yaş üstü, kırışıklıkların derinliği ve biçimi cazibenin gücünü belirliyor. Yani o kadar olgunsun, tecrübelisin , cazipsin, saçlarının beyazlığı doğallığını ve vahşiliğini. Düşün 70’lerinde bir kadın, düzgün fiziği ve beline kadar uzayan beyaz saçlarıyla beyaz bir atın üzerinde heykel gibi duruyor. Elinde de bir magnum var. Reklamın afişinde de şunlar yazıyor :”Sende benim kadar heyecanlı mısın? Bekle sıra sana da gelecek…” 2) Televizyonlarda çok yaşlı dedeler anneanneler görüyorum. Yalnız oldukları ve evlerinde ya da her nerdeyse çok üzgün olduklarını gösteriyor sosyal sorumluluk programları. Bakın yaşlanınca böyle oluyor diye teşhir ediyorlar onları. Çok kızıyorum ve çok üzlüyorum. Bu haksızlık. Bakıyorum bu ‘YAŞLI’ diye damgalanan insanlara, elleri ayakları tutuyor, evet belki bazılarının sağlık problemleri olabilir ama ne olursa olsun artık işe yaramaz değiller, ne olursa olsun hayata , topluma çok büyük katkıları olabilir. Fırsat verilse, böyle damgalanmasalar belki hayata, yaşama dair bir umut bulabilirler. Çocukların büyütülmesi ne kadar önemliyse yaşlıların sosyal yaşamda aktif olmaları da bence o kadar önemli. Ben izlediğim filmlerde, reklamlarda, okuduğum çoğu kitapta şu mesajı net olarak görebiliyorum: Yaşlandın mı artık yaşayan ölüsün, çok fazla sorun çıkarmadan seni çürüğe alalım burada bekle. Sakın kendini genç sanıp birşeyler yapmaya kalkma. Sonra düşüp kalkarsın başıma bir sürü iş açılır…

11350603_559167537558005_3707192250370573890_n

Bu yazdıklarım aslında sadece Türkiye için değil Avrupa için de geçerli. Fransa’dayken yaşını sır gibi saklayan ama yetmişlerinin ortalarında olduğunu düşündüğüm bir arkadaşım vardı. Wyn, Fransa’da turistik bir köyde iki köğeğiyle yaşıyordu. Uzun yürüyüşlere çıktık birlikte, güney Fransa’nın o muhteşem doğasını onunla tanıdım. Nehirlerin içinden yürüyüp köpekleri dolaştırdık, ormanın içinden hiç kimsenin bilmediği patikaları aşındırdık. Wyn’in köpeklerini gezdirmek için gittiği o ıssız yerleri gördükçe gözlerime inanamadım. Cep telefonu bile yoktu. Ya o ıssız yerlerde düşüp kalırsa, başına bir iş gelirse ona kim yardım edecekti? Bu kaygılarımı ona söylediğim zaman hayret dolu gözlerle bana baktı. Her sağlıklı Avrupalı gibi korkudan nasibini almamıştı. Ben de bu tepki üzerine “İşte Avrupa farkı, onlarda yaşlılık hastalık gibi görünmüyor.” diye düşünmüştüm.

Bir gün çevre köylerden birini gezerken Wyn bir arkadaşıyla karşılaştı. Arkadaşı ona acır gözlerle baktı. Kızını sordu, kızının hastalığını ve onu ziyaret edip etmediğini araştırdı. Sonra da “Yanlızlık çok zor, sen o kocaman evde ne kadar tek başına yaşayabileceksin, evi bir yaşlılar yurduna bağışla ve orada yaşa bence.” dedi. Wyn böyle bir şey düşünmediğini ifade etti. Nedense kadının söyledikleri bana çok mantıklı gelmişti.

“Wyn, aslında Türkiye’de çok güzel yaşlılar için evler var. Orada rahat ediyorlar ve sosyalleşebiliyorlar. Sen de onlardan birisine gidebilirsin. Ben yaşlanınca gidebilirim, bu fikir benim kulağıma gayet mantıklı geliyor. “ dedim. Keşke demez olaydım,

Wyn’in yüzündeki o hayal kırıklığı ifadesi, ruhuma işledi. “ Geaorge Bernard Shaw’ı bilir misin?” sordu Wyn.

“Evet, oyun yazarı değil miydi?”

“ Onun şu sözü benim ne hissettiğimi çok net açıklıyor ‘We don’t stop playing because we grow old; we grow old because we stop playing. (Yaşlandığımız için oyun oynamayı bırakmayız, oyun oynamayı bıraktığımız için yaşlanırız.). Ben oyun oynamaya devam edeceğim, köpeklerimle evimde yaşayacağım.”

Sonra kendi kendime kızdım. Onu üzdüğüm için üzüldüm . Bana sürekli hayatındaki zorluklardan bahsediyordu ve ben yaşlılar evinin en iyi çözüm olduğunu düşünmüştüm. Oysa ki o oynamak istiyordu, hapse girmek ya da bir hastaneye yatmak değil.

Beni soracak olursanız. Ben 40’lı yaşlarımın başında olmama rağmen çok genç görünüyorum. Çünkü bunun için ciddi mesai harcıyorum; spor, yüz cimlastiği ve aklıma yatan her türlü krem. Mutluyum görüntümden. Ama yukarıda yazdıklarıma bakınca savaşçıyı oynayan bir kurbandan başka bir şey olmadığımı düşünüyorum. Varlığımı, kendimi olduğum gibi kabul etmek yerine sürekli bana sunulan standardı yakalamak için savaşıyorum. “Bu benim, hadi beni böyle sev .” diyemiyorum. Saçım da beyazlar çıkınca hemen boyuyorum, kırışıklarla mücadele ediyorum. Ama umudum var belki bir gün bende kendime güvenirim. Veya belki bir gün karşıma öyle bir rol model çıkar ki “Evet” derim “İşte bu, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Toplumsal bir devrim oldu.” Kim bilir? Bilse de acaba bir söyleyen çıkar mı?

10409089_559167550891337_8953073839850627508_n

Not: Aslında neden yazmaya başladığımı gerçekten açıkladım size yaşlılıktan bahsederek. Tabi ki kaygılarımı ve umutlarımı da barındırıyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.