BERLIN 2: LİMON AĞACI

10.08.2018

I wonder how, I wonder why…
Neden olduğunu merak ediyorum, niye olduğunu merak ediyorum…
… Lemon tree…
… Limon ağacı…

Bu sabah uyandığımda içimden yukarıdaki şarkıyı söylüyordum. Şarkının Beatles’a ait olduğunu sanıyordum ama değilmiş. Sözlerini inceledim, çok da umutlu değil. Sanırım şarkıcının sevgilisi giderken masmavi bir gökyüzünün onları beklediğini söylemiş ama şarkıcı sadece sarı bir limon ağacı görüyormuş. Sevgilisinin vaatlerinin nasıl ve niye gerçekleşeceğini merak ediyor. Bilinç dışımında içinden bu şarkı gelmiş sabah sabah. Hayırdır inşallah.

Kahve’yle kendimize güzel bir kahvaltı yaptık. Şarkının sözlerine inat kahvaltı masasının karşısındaki pencerelerden alabildiğine mavi bir gökyüzü bizi selamlıyordu. (ozellikli bir evde kaliyorum, daha sonra detayli olarak anlatacagim.) Sonra Kahve Prag’a gitti. Ben evde oyalandım. Sonra Şifacı’nın bana tavsiye ettiği rotada avare avare dolaşmak için metroya bindim. İlk önce Alexanderplatz meydanında indim. Alexa alışveriş merkezini dolandım. Oradan bir sonraki durak olan Rosa-Luxemburg –Platz’a yürümeye çalıştım ama yönümü bulamadım. Oraya da metroyla gittim. Rosa-Luxemburg-Platz’a gelince Berlin bir anda sakinleşti, turistler azaldı. Oradan iki durak yürüdüm, duraklar aynı hatta olduğu için sadece yolu takip etmem yetti. Sonra yine Metroya binip Pankow’a kadar gittim. Oradanda Wittenbergplatz’a geri döndüm. Çok keyifli bir rotaydı, Berlin sokaklarını arşınlamak isteyenlere tavsiye ederim.

Bu alışveriş merkezi tam metronun karşısındaydı. Karşıdan karşıya geçmek için ışıkları bekliyordum. Almanların trafik ışıkları konusunda inanılmaz disiplinli olduklarını belirtmem gerek. Onlarda sadece yeşil ve kırmızı ışık var. Hem yayaların hem de arabaların beklediği bir zamanlaması var. Türkiye’deki sarı ışık durumu diyebiliriz. Ben ilk günler arabalar durunca yayalara yeşil yanmasını beklemeden karşıya geçiyordum. Sonra bir baktım sağımdaki solumdaki insanlar beni kötü kötü süzüyorlar, ben de onlar gibi neyi beklediğimi bilmeden beklemeye başladım. Neyse bu durakta ışıklarda beklerken yanımda Alman bir adam vardı. Adam bir anda kafasını bana doğru çevirdi ve yarım adım kadar yaklaştı. Göz göze geldik. Sonra yeşil yandı ve karşıya geçtik. Herkes yoluna gitti. Adamın bu davranışını sonradan anladım. Parfümümün kokusu hoşuna gitmişti. Reklamlarda, filmlerde de böyle olmuyor muydu? Demek ki gerçekmiş. Parfümümü merak ediyorsanız söyleyeyim Cacharel Amor Amor.
Berlin’e eğer zyaretçi olarak geliyorsanız ve müzeleri falan gezmek istiyorsanız iki tane kard seçeneğiniz var, iksinde de müzelerde indirim yapıyorlar: Berlin Pass ve Welcome Berlin Card. Birincisi en fazla üç günlük oluyor, ben bu Welcome Berlin Card’ı tercih ettim(44 euro). Şimdiki aklım olsaydı yedi günlük kombin bilet alırdım (30 Euro). Biletleri her toplu taşım kullandığınızda göstermenize gerek yok. Bu noktada hiç para ödemeden seyahat edebileceğiniz düşünebilirsiniz ama o kadar kolay değil. Aniden karşınıza bir bilet memuru çıkıp kartınızı kontrol edebiliyor. Pankow’dan Wittenbergplatz’a doğru giderken kulaklıklarımı taktım ve tekrar tekrar Lemon Tree şarkısını dinlemeye başladım. Bir anda önümde iri yarı bir adam belirdi elinde kredi kartı ödeme yapma makinesi vardı. Korkuyla irkildim. Biletimi gösterdim, memur gitti. Tam karşımda oturan adamla göz göze geldik. Gülerek bana bakıyordu. Ne bakıyorsun der gibi baktım o da omuzlarını silkti. Sonra yanındaki kıza baktım. Hemen kızın elini tuttu ve bana bakmayı sürdürdü. Çok sevimliydi. Acaba o da benim için aynı şeyi mi düşünmüştü? Neyse ben önüme baktım uslu uslu:) Bu arada kartımı memura gösteremeseydim 60 euro ceza ödeyecektim.

Bu arada sokak sokak dolaşırken Alman kadınlarıyla fiziksel olarak ne kadar benzeştiğimi fark ettim. Hemen hemen hepsi geniş omuzlu ve uzun boylu. Aynen benim gibi çok ince değiller. Hiç botokslu ya da dolgulu bir yüze rastlamadım. kaslari da dogal, uzaylilar gibi cizilmis degil. Makyaj bile yapmıyorlar çok fazla. Tıpkı benim gibi. Bir tek farkımız var onlar daha çok sarı saçlı ve yanık tenliler, ben koyu saçlı ve buğday tenliyim.Burada kendimi fiziksel olarak gayet sıradan hissettim. İnsanlar da beni Alman zannetti, markette ya da sokakta benimle Almanca iletişim kurmaya çalıştılar. Acaba genlerimin bir kısmı bu topraklardan mı geliyor?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.