BANA BİR ŞEY OLDU

Hastanede üç gün yattıktan sonra dördüncü gün İzmir’deki eve geldik. Aslında benim niyetim hemen Ab-ı Hayal’e gitmekti ama annem “Pataloji sonucu çıkmadan hiçbir yere gitmem.” deyince mecbur 15 gün İzmir’de kaldık. İlk hafta gelenim gidenim çok oldu, vakit nasıl geçti anlamadım. İkinci hafta sakin geçti. Biraz sıkılmıştım ama okuldaki kalabalık ve telaştan uzak olmak bana iyi gelmişti. İşim beni yoruyormuş onu fark ettim. Çok kalabalık bir ortamda çalışmak bana göre değilmiş anladım. İşim sadece okuyup yazmak olsaydı daha ne isterdim acaba?

Ikinci haftanın sonlarına doğru akşamüstü Cingöz aradı “Ölmüyormuşsun müjdemi isterim.” diye kıs kıs güldü. Bir rahatladım çünkü içten içe kendime kanser senaryoları kurup bozuyordum . Tabi ki acısı da Cingöz’den çıkıyordu. O gün akşam kutlamak için yemeğe gittik.

Sabah kalça kemiklerimin üstüne ve göbeğimin içine annemin zoruyla batikon sürerken sağ kalça kemiğimin üstündeki yaranın çevresinin şiş olduğunu fark ettim. Bu sefer de “Fıtık mı oldum.” diye endişelenmeye başladım. Neyse ki o gün Doktor Who’ya pataloji sonuçlarını gösterecektim.

Doktor Who patoloji sonuçlarının güzel olduğunu söyledi. Ben sağ kalça kemiğimin üzerindeki şişliği söyledim. Bunun normal olduğunu söyledi. Bir bakmasını rice ettim. Kırmadı.

“Bu yara iyileşme sürecinde şişlik normal.” dedi.
Ben rahatlamış bir şekilde yataktan kalkmaya hazırlanırken hemşireden makas ve jilet getirmesini istedi. Dikişleri alacakmış.
Doktor Who dikişlerimi alırken durdu “Acıyor mu?” diye sordu.
Bir an durdum ve acıyıp acımadığını düşündüm. Evet küçük bir sızı vardı ama çok önemli değildi. “Hayır” dedim. Gözüm sağ ayağıma kaydı, durmaksızın bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Ve o sırada Doktor Who hiçbir şey yapmıyordu.

Keşke yalan söyleyebilsem , o zaman “Çok acıyor.” derdim, böylece ayağımın sallanması bir şey ifade ederdi. Bu biraz garip bir durum oldu. Sanırım benim beynimin sağ ve sol lobları arasında bir koordinasyon sorunu var.Beynin sağ lobu yaratıcı taraf ve bedenin sol kısmını yönetiyor. Beynin sol lobu da analitik taraf ve bedenin sağ kısmını yönetiyor. Korku sağdan lobdan geliyor, doktor “Acıyor mu?” diye sorunca sol harekete geçti. Sağ ayağımın sallanması durdu. Umarım anlamışlardır ve “Bu kadın deli” diye düşünmemişlerdir.

Aslında geçmişe baktığımda bu durum bir ilk değil. Benim alnımın ortasında hatırı sayılır büyüklükte bir dikiş izi var. 4 yaşındayken alnımı kalorifere çarpıp yarmışım. Doktor dikmeye çalışırken de izin vermemişim. Kafamı bir o yana bir bu yana sallayıp ağlamışım. Adam da doğru düzgün dikememiş işte. Doktor Who’da göbeğimin içindeki dikişi almamış. Başına gelebilecekleri tahmin etmiş olabilir mi dersin?

Ertesi gün sabah ağabeyim geldi ve bizi Ab-ı Hayal’e götürdü. Ab-ı Hayal’de benim küçük bir evim var. Önü açıklık, salondaki koltuktan gökyüzünü görebiliyorum. Ben direk evime gittim. Ve o günden sonra bana bir şey oldu. İnternete girip evimde eksik olduğunu düşündüğüm eşyaları almaya başaladım (Avize, yatak örtüsü, kapı tokmağı, vs.) Sonra onları yerleştirmekle uğraştım. İçimden müthiş bir yemek yapma isteği geldi. Hatta geçenlerde manava gittim, açık nohut satıyordu, “Bunlar iyi pişiyor mu?” diye sormayı düşündüm. Ben hayatım boyunca hiç nohut yapmadım da.

Benim bu evden çıkmaz halim Kokoş’a çok garip geldi. Geçen sene az bar, gece klübü gezip dans etmemiştik. O zamanlar evi otel gibi kullanıyordum. Bir gece ısrarına dayanamayıp onlarla bara gittim, canlı müzik sesi beni çok rahatsız etti, yarım saat sonra “Dayanamıyorum.” deyip ayrıldım. Eve geldim sessizliğin sesini dinledim. Yazmak istedim. İşte şimdi sana yazıyorum.

Evde oturmak çok keyifliydi ama benim gibi düzenli yüzen ve yoga yapan birisinin üç hafta boyunca sadece yatmış olması bir enerji birikimine yol açtı. Ben de tek izin verilen aktivite olan yürümeye karar verdim. Sabahları yedide kalkıp yaklaşık 8 km yürümeye başladım. Kokoş ve 14 yaşındaki ergen kızı da bana katıldı. Her yürüyüş sonrasında dışarıda kahvaltı yapmak istiyordu. O kadar çok ısrar ediyordu ki onu kıramıyordum. Böylece eve öğleden önce gidemiyordum. İki gün önce artık yürüyüşten sonra eve gideceğimi ısrarla belirttim. Kabullenmesi zaman aldı. Artık ayağının arkası su topladığı için sabah yürüyüşlerine gelemiyor.

Evde başka ne mi yapıyorum? Tabi ki kitap okuyorum. Önce Naoka öldü. Çünkü bu dünya da var olmak ona ıstırap veriyordu. Naoka’ya aşık olan Toru onun arkasından şu sözleri söyledi:

“…No truth can cure the sorrow we feel from losing a loved one. No truth, no sincerity, no strength, no kindness can cure that sorrow. All we can do is see it through to the end and learn something from it, but what we learn will be no help in facing the next sorrow that comes to us without warning…”(Norwegian Wood(İmkansızın Şarkısı); Haruki Murakami)

“…Hiçbir gerçek sevdiğimiz birisini kaybetmemizden doğan hüznü iyileştiremez. Hakikat, samimiyet, güç, nezaket bu hüznü iyileştiremez. Yapabileceğimiz tek şey bunu sonuna kadar yaşamak ve bundan birşeyler öğrenmek. Fakat öğrenilen her neyse bir sonraki habersiz gelen hüzünle yüzleşmemize yardımcı olmayacak…” (Norwegian Wood(İmkansızın Şarkısı); Haruki Murakami)

Sonra Augustus Waters osteosarkom kanseri hastalığından öldü. Aslında sevgilisi Hazel akciğer kanseriydi ve ölme olasılığı daha yüksekti. Ergenlik çağında iki genç sevgili, yaşamı uzatmanın imkansızlığını traji komik bir dille benimle paylaştılar. Her ikisi de bu genç yaşta ölmenin ne demek olduğunu anlamıştı ve daha ölmemişlerdi. Ne yazık ki yaşamda kalıcı bir iz bırakacak kadar da zamanları yoktu.

“The real heroes anyway aren’t the people doing things; the real heroes are the people NOTICING things, paying attention. The guy who invented the smallpox vaccine didn’t actually invent anything. He just noticed that people with cowpox didn’t get smallpox.” (The Fault in Our Stars (Aynı Yıldızın Altında) ; John Green)

“Gerçek kahramanlar bir şeyler yapanlar değildir, gerçek kahramanlar bir şeyleri FARKEDEN insanlardır, dikkat edenlerdir. Çiçek aşısını keşfeden adam gerçekte hiçbir şeyi keşfetmemiştir. Sadece inek çiçek hastalığı olan insanların çiçek hastalığına yakalanmadığını fark etmiştir.” (The Fault in Our Stars (Aynı Yıldızın Altında) ; John Green)

IMG_4668

Norwegian Wood’u okurken usul usUl ağladım ama arkasından The Fault in Our Stars’ı okuyunca hıçkıra hıçkıra, bağıra bağıra ağlamaya başladım. Sonra komşuların sesimi duymasından çekindiğim için yüzümü yastığa bastırdım. Aklıma yine The Fault in Our Stars’daki şu cümleler geldi.

“The weird thing about houses is that they almost always look like nothing is happening inside of them, even though they contain most of our lives. I wondered if that was sort of the point of architecture.” (The Fault in Our Stars (Aynı Yıldızın Altında) ; John Green)

“Evlerle ilgili garip olan şey şudur : Hayatımızın büyük bir kısmını kaplamasına rağmen hemen hemen her zaman sanki içinde hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür. Bunun mimariyle alakalı bir şey olup olmadığını merak ediyorum.” (The Fault in Our Stars (Aynı Yıldızın Altında) ; John Green)

Not 4: Kaçtım çünkü Tunç çok hasta olduğunu söylemişti. Bir dolu ilaç kullandığını, bağışıklık sisteminin çöktüğünü söylemişti. Korktum, çünkü öleceksin sandım. Bir ölümü daha kaldıramazdım, kalsaydım seni daha çok sevecektim, alışıcaktım sonra öleceksin diye kızacaktım, hırçınlaşacaktım. Ama aradan 10 yıl geçti ölmedin, ölümsüz müydün yoksa?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.