AH ÇOK AYIP

“Yeryüzünde gördüğümüz her şey, kadının eseridir.” Mustafa Kemal Atatürk

Ben yazılarımın içeriğini spor yaparken kafamda tasarlıyorum. Sonra elime bir kağıt kalem alıp kafamdan geçen konu başlıklarını sıralıyorum. Sonra da bir şekilde o başlıkları birbirine bağlayıp bütünlük oluşturuyorum. Fakat bugün yapamadım. Yazımda o hissettiğim samimiyeti yakalayamadım. Ve içimde açığa çıkmayı bekleyen kelimeler özgürlük diye isyan bayraklarını çekti. Bir de baharın getirdiği o garip sersemlik ve şu yakamı bırakmayan sinüzit eklendi tüm bunlara. Eve gittim ve ilaç aldım. Yattım, kalktım, meditasyon yaptım. Karnım açıktı. Dışarıdan bir şeyler sipariş etmeyi düşünürken karşı komşum elinde bir tepsinin içinde dört çeşit yemek (kereviz, köfte, patates püresi, brokoli, tarhana çorbası) getirdi. Yemek iyi geldi ve neden yazıma konsantre olamadığımı buldum.

Bugün spor çıkışında terim soğusun, sinüzitim uyanmasın diye biraz oturdum. Tam kalkarken bir adamla karşı karşıya geldik. Selam verdim. O da peşimden geldi.

“Can you speak English?” dedi. Adam yabancıymış, bundan sonrasını Türkçe yazacağım.

“Evet”

“Siz doktor ya da akademisyen misiniz?”

“Hayır, ben İngilizce öğretmeniyim.”

“O zaman mutlaka sanatçı olmalısınız.” İşte bu cümleyle beni fethetti. Demek yazar olduğum karşıdan belli oluyordu.

“Evet düzenli olarak yazarım.”

“Ben de yazarım.”

İşte burada koptum. Hayattaki tesadüflere bakar mısın? Tekrar girişteki koltuklara oturup sohbet etmeye başladık. Daha doğrusu o bana birbirinin ardı sıra pek çok soru sordu. Israrla yazdıklarımda hangi tema üzerinde yoğunlaştığımı soruyordu. Ben tema falan düşünmüyordum ki. Yazarken aklıma fikirler, hikayeler geliyor ben de onları düzenliyorum… Acaba tematik mi yazmalıydım? Tabi ki tematik yazmalıydım, bu benim bir davam olduğunu gösterir ve yazar olarak daha güçlü kılardı… Sonra bir an durdum ve kendi kendime sordum “Ne yapıyorum ben? Bu adam niye kendi yazdıklarından bahsetmiyor?”. Ve başladım adama ben sorular sormaya… Bazı söyledikleri beni düşündürdü.

“Biz kendimizi bulmayız, kendimizi icat ederiz.”

“Yazmak bir nevi göçebeliktir.”

Yazdığı kitap göçebelik üzerineymiş, bu arada babası diplomatmış. Bir de internet sitesi varmış. Dünyayı dolaşıp kitabı üzerine organizasyonlar düzenliyormuş. Beni de davet etti…

Eve gidince internet sitesine baktım. Yaratıcılık üzerine yaratıcı gençlerle söyleşi yapıyormuş, sonra da parti oluyormuş. Sitede kitap yazdığını söylüyordu ama kitap ilgili ne bir link ne de bir içerik özeti yoktu. Yine sitede babasının diplomat olduğu yazılıydı, ama nerede ve kim olduğu yazılı değildi. Ayrıca internet sitesinde bir sürü alımlı ve güzel kız resmi vardı. Bu işte bir gariplik vardı. İşte tüm bunlarla ilgilenirken bugünkü asıl yazmam gereken yazıya konsantre olamadım. Ama artık iyiyim.

Şimdi sana kısaca aslında ne yazmak istediğimi anlatayım. Cinsel Eğitim üzerine yazmak istiyordum. Çünkü geçtiğimiz hafta hiç samimiyetim olmayan 35 yaşında bir tanıdık geldi (nasıl geldiğini falan detaylı anlatmayacağım) ve bana benim özel yaşantımla ilgili sorular sordu. Ben de ona özel hayatımla ilgili konuşmak istemediğimi söyledim. O kadar ısrarcıydı ki anlatamam. En sonunda ona psikoloğa gitmesini tavsiye ettim, hatta cinsel terapi daha uygundu. En sonunda gitti ve ben rahat bir nefes aldım. Allah’ım sen bunları bana seçip de mi yolluyorsun?

O gittikten sonra aklıma “Sex Education” dizisi geldi. Bu dizide 14 yaşındaki çocukların cinselliğe bakış açıları ve yaşadıkları deneyimler anlatılıyordu. 14 yaşında kızı olan bir erkek arkadaşıma bu diziyi izlemesini önermiştim. O dizinin sadece bir bölümünü izleyebildi. “Benim küçük kızımın böyle şeylerle işi olmaz.” dedi. Evet küçük kızın yaşamaya hazır olmayabilir ama öğrenmesi ve neyin ne olduğunu bilmesi gerekiyor. Sonra 35 yaşına gelip çevresindeki insanları özel sorularıyla rahatsız edebilir. Ayrıca bütün çocukların cinsel eğitim ve farkındalık dersleri alması gerekiyor ki art niyetli insanlar onlara yaklaştığında hayır demeyi bilebilsinler. Gazeteler çocuk yaştaki kızlara, erkeklere yapılan cinsel istismar haberleriyle dolu. Çocuklar; büyüktür, amcam, ağabeyimdir, ne dese doğrudur deyip bu kötü insanların isteklerine boyun eğebiliyorlar. Diğer yandan bu dizi çocuklar için uygun mu? Çocukları bilmem ama yetişkinler mutlaka izlemeli…

Son olarak 28 Şubat – 17 Mart tarihleri arasında gerçekleşen Kukla Günlerinde iki oyuna gittim. Sahne sanatlarından epey uzak kalmıştım. Bu iki görsel şölen ruhuma, kalbime çok iyi geldi. Birinci oyunun adı “Yaşam”. Javier Aradan Company tarafından sahnelendi. Hikayenin karakterleri, doğarlar, büyürler, aşık olup evlenirler. Bir çocukları olur, o da büyür ve yuvadan uçar gider. Bizim karıkocada birlikte yaşlanır. Kuklaları seyretmek kadar kuklaları oynatanı da seyretmek müthiş keyifliydi.

İkinci oyunun adı “Neşe”. Duygu Bayar Erken tarafından sahnelendi. Duygu hayalindeki aşkı yarattı, onunla dans etti, kavga etti, söyleşti, sevişti, bir ömrü paylaştı. Kadınlığının ve insanlığının hallerini cesurca sahnede paylaştı. Bir Türk kadını olarak kendisiyle gurur duydum. Ve 8 Mart Kadınlar Gününde  kendi çapımda Duygu Bayar Erken’i yılın kadını ilan ettim. Neden mi? Çünkü kendisi güçlü, yaratıcı, özgüvenli, cesur, kadınlığının, bedeninin ve en önemlisi insanlığının farkında…

Tell me somethin’, girl/boy

Bana bir şeyler söyle
Are you happy in this modern world?

Bu modern dünyada mutlu musun?
Or do you need more?

Ya da daha fazlasına ihtiyacın var mı?
Is there somethin’ else you’re searchin’ for?

Aradığın başka bir şey daha var mı?

16 thoughts on “AH ÇOK AYIP

  1. duygu bahar’ın neşesi oldukça dikkat çekici, kuklaları ve sahiplerini severim.
    günlük rutininizde yazım aşamanıza birisi kaçmış ve odağınız kaybolmuş.
    aklınızda sorular uyandırmış iyi bir yazar olmadığı kesin. çünkü
    yazmak yerleşiktir ve kendimizi bulmak için bir şeyler icat ederiz .
    kadınlar gününde güzel şeylere değinmişsiniz melike hanım, umarım kafanızdaki temada bir şeyler üretirsiniz.

    1. Çok teşekkür ederim:) İyi bir yazar olup olmadığını kitabını okuyunca anlayacağım. Bana bir pdfini yollayacağını söylemişti.

      Yazmak kendine yerleşmektir:) Ama yazarken göçebe olabiliriz. İsveç’te çocuk edebiyatı yazarlarına burs veriyorlarmış. Burs bir süre bir adada yaşayıp sadece yazmları. Böyle bir bursu kim istemez?

      Ben kendimizi keşfettiğimize inanıyorum. Keşfettikçe derinleşiyoruz ve dünyamızı keşiflerimiz üzerine kuruyoruz.

      Kafamdaki asıl taslak yazıyı “Damızlık Kızlar” romanı ve dizisi üzerine kurmaktı. Ama yine başka bir şey çıktı. Yine diyorum çünkü daha önceden de bu konuda yazmaya niyetlendim ve ortaya başka bir şey çıktı.Dilerim dileğinizi 3. de gerçekleştirim.

      sevgi ve ışıkla

  2. Merhaba.
    Nasılsınız?
    Nedendir bilmiyorum özel günleri kutlamak daha doğrusu toplum genelinde önemli olan günlerin kutlamasını yapmak saçma, sıkıcı gelir. Kadınlar günüde dahil🙂

    İnsanlar kendilerini icat edebilir diyor ise biri kendinde yapay sahte noktalar oluşturmuştur.
    Bu kişide de bunu sezdim.

    1. Aslında özel günler için bende de aynı hissiyat var. Belki de bunun sebebi özel günlerdeki eğilimin daha çok olması istenilenler üzerine olduğu içindir. Zor bir durum aslında..
      Yapay sahte noktalar oluşturmak… Olası… Bunu daha genel bir terimle “maske takmak” diyebilir miyiz acaba?

      Ben iyiyim geçende aklımdan geçtiniz, uzun süredir yazmıyordunuz, herhalde artık yazmayacak demiştim. Yazdınız:)

      1. Farklı dünyalara kaybolup geliyorum 🙂
        Bu kişiye yazar bey diyorum:)
        Beyfendiye yazar bey diyorum🙂
        Yazarın iç dünyası olduğu kişi ile ideal benlikte yarattığı kişi üzerinedir.
        İç bastırılır dış beğeniye, ilgiye, sevgiye daima açtır.
        Yazarın söyledikleri yapaydır derinliği yoktur.
        Örnek verirsek o yazıyorum dediği kitap belirli konusu gidişatı yoktur.
        Olurda gönderirse karmakarışık bir şey çıkar. Yazar adımlarında olarak sen daha iyi bilirsin 🙂
        Yapaylığı hissederim bu tiplerde 🙂
        Onu biraz kurcalar isen dikkatini dağıtmasına izin vermeden iltifat gibi çok şey söylediğini ama hiç bir şey söylemediğini görürsün 🙂
        Maske de diyebiliriz ama çatılmalı kişilikler diyorum 🙂

          1. Ön lisans fizyoterapiyi bitirdim.
            Psikoloji hep istediğim ama okumaya cesaret edemediğim bir alandı o yüzden diğerini seçtim. İlk zamanlar.

          2. Psikoloji ve fizyoterapi tamamen farklı alanlar gibi gözükse bile ikisinin ortak noktası insan ruhu… Neden psikoloji okumaya cesaret edemediniz?

  3. Arkadaşınızı en yetkili kişiye yönlendirmekle çok iyi yapmışsınız ve gerçekten bizim ülkemizinde bu gibi eğitime ihtiyaç var sonuçta her gün bir tecavüz vakası okuyoruz dediğiniz gibi abi,amca denilen kişilerden maalesef…
    Yazmak için tek bir konuya bağlanmak hiç güzel durmuyor her zaman çok yönlü olmak birçok şeyle ilgilenmek daha verimli 🙂
    Tiyatro konuları da çok güzelmiş paylaştığınız için teşekkürler 🙂

    1. Dilerim şiddetin her türlüsünün en aza indrigendiği bir toplumda yaşayabiliriz bir gün ya da gelecek kuşaklara böyle bir toplum bırakabiliriz. Yorumunuz için çok teşekkürler:)

      kucak dolusu sevgiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.