YEDİ KAPILI KIRK ODA –MURATHAN MUNGAN

Murathan Mungan’ın Yedi kapılı Kırk Oda kitabını geçen ay aldım. 2007’de ilk basımı olan bu kitabı nasıl oldu da daha önceden almamışım diye şaşırdım. İlk öyküyü okumaya başlayınca şaşkınlığım daha da arttı çünkü ben bu öyküyü okumuştum. Sonra gittim kütüphanemedeki kitapları tek tek kontrol ettim, bu kitabın 2007 baskısını bulacağımdan çok emindim, bulamadım. Hikayeyi okumaya devam ettim ve hikayeyi okurken Yedi Kapılı Kırk Oda kitabının 2007 baskısına ne olduğunu hatırladım…

Kitap 7 hikayeden oluşuyor. Bu hikayeler de 4 başlık adı altında gruplandırılmış. Hikayelerin hepsini okudum ama toplamda 7 kapı ve 40 oda sayamadım. Bir yerlerde ipin ucu koptu. Kısacası kitabın isminin sırrını kitapta çözemedim. Şimdi size içindeki birkaç öyküden bahsedeyim ve bu öykülerden alıntı paylaşayım.

Dumrul ile Azrail

Dumrul ölümden ancak kendisi yerine ölmeyi kabul edecek birisini bulursa kurtulabilecektir.Dumrul, yaşamını sürdürmek için annesinden, babasından, sevgilisinden onun için ölmelerini ister. Hiçbiri kabul etmez. İşte benim bu kitabı bilinçaltımın derinliklerine itip gözümün önünden uzaklaştırma sebebim. Bana yine babamı düşündürmüştü. Neyse bu konuyu yeterince anlattım, sadece bu kadar paylaşacağım. Artık ölümden, özlemden, acıdan çok fazla bahsetmeyeceğim. Bu beynimle verdiğim bir karar değil. Yukarıdaki satırları yazarken bile biraz daha detay verirsem yazmak isteğimin kalmayacağını fark ettim. Sonuçta hikayeyi ve anlatımını sevdim. Hatta fazlasıyla etkilenmişim ilk basımını okuduğumda. Gelelim alıntılara:

“… Ölüm adaletlidir sanıyorsun değil mi? dedim. Ölümün bir adaleti olduğunu, olması gerektiğini düşünüyorsun. Ölümün bütün oyunu da budur zaten. Varmış gibi görünen kurallarını, dilediği zaman kendi bozar. Kuralları hiçbir zaman bilinmeyen bir oyunu ölümüne oynarsın. Öne sürdüğün hep hayatındır…” sy27

“İçinin bütün mevsimlerini yaşamış insanlar vardır; içleri boşalmıştır bunların. Herhangi bir sahici duyguları kalmamıştır. Kimseye yönelik ne derin bir sevgi, ne derin bir kızgınlık duyabilirler. Bütün duyguları şiddetini yitirmiştir. Kimseye hiçbir şey veremezler artık, ellerinden gelmez. Hiç kimse için sahiden derin bir kaygı, diri bir öfke, tutkulu bir sevinç duymazlar. Gençken sahip olmuşlarsa bile, olanca şefkatlerini çabucak tüketmişlerdir. Kendilerini korumayı öğrenirken, içlerini kurutmuş insanlardır bunlar. Her şeyi kesin bir yalınlık ve olağanlık duygusuyla yaşarlar. Serindirler. Alışkanlıkların kolaylıklarına bırakırlar kendilerini. Kesin bir kabulleniş, geri dönüşsüz bir razı oluş içindedirler. Tevekküllerinde, yaşamın derinleştirdiği, deneyimlerin zenginleştirdiği bir olgunluk değil, hayvani bir kayıtsızlık vardır. Duydukları, duyabilecekleri tek acı, fiziksel acıdır. Yüreklerini kanatacak değerde hemen hiçbir şey kalmamıştır hayatlarında. İlk gençliklerinde bazı yaralar almışlarsa bile, zamanın ellerinin onarıcı gücünü sömürürcesine tüketmiş, günün birinde yeniden şifasına sığınmak zorunda kalmamak için de yara alacak yerlerini insafsızca yok etmişlerdir. Artık onlara zamanın bile yardım edemeyeceğini bildiklerinden, ne kadar gözlerimizin olursa olsunlar, erişemeyeceğimiz bir uzaklıkta, ateşten ve sudan, hikaye ve tutkudan, fırtına ve yastan sakınarak kırılmaz kabuklar, delinmez zırhlar, yüksek surlu kaleler içinde yaşayıp giderler. Mutlu ya da mutsuz olmanın ötesine geçmişlerdir. Bundan böyle, yalnızca varolduklarının bilgisiyle baş başa kaldıkları ömürlerinin inişsiz çıkışsız yollarını yavan adımlarla yürür, hayatı, uzun bir perhiz gibi yaşarlar. En derin acıları, en sarsıcı kederleri, kaderin pusu kurduğu beklenmedik kazaları bile hafif bir üzüntüyle geçiştirmeyi öğrenmişlerdir. İç çekerler, yazıklanırlar, omuz silkerler. Boş ver, der, çabucak dünya işlerine dönerler. Bir çeşit hayatta kalma bilgisidir bu…” sy 30

Robinson ve Crusoe

Robinson ölmek üzeredir ve hayatınıbir roman olarak yazdırmaya karar verir. Bunun için bir yazar arayışına girer.

“Yazıdan bir hayat! Bütün istediği buydu.
Yazıdan yapılmış bir hayat. İşte bu da farklı bir cümleydi. En doğrusu hayatını kendinin yazmasıydı elbet, ama bunun için yazı’ya geç kalmış olduğunun farkındaydı. Hem insan kendi yazmış olsa bile, yazıldığı anda o artık başkasının hayatı olmaz mıydı? …” sy 88

“Hayatı, aynı zamanda ‘bir ada hikayesi’ olsun istiyordu… Sis kalktı mı bulutlar seyreldi mi görülebilecek bir ada. Haritada bir nokta.” Sy 89

Robinson, Crusoe’yla anlaşır hayatını yazması için. Crusoe hayattan istediklerini alamamış, kendi yağında kavrulan dertli bir adamdır aslında. Robinson’un teklifini para için kabul eder. Robinson’un hayat hikayesini dinleyip yazmaya çalışırken kendisini sorgulamaya başlar.

“Yıllar yılı merhamet duygusunu seyrelterek ayakta kalmayı başarmış, acımanın her çeşidinin zayıflık olduğu bilgisiyle kendine acımaktan uzak durmuştu, şimdiyse kendine acımaya benzer bir duygunun içini vahşice yokladığını hissediyordu. Bu duygu sahibinin etinden kan ve gözyaşı isityordu. Olmamıştı. Hayatı olmamıştı. Ve şimdi oturup başka birinin hayatını yazacaktı. Hakkında hiçbir şey bilmediği, adsız, sansız, önemsiz birinin; olasılıkla yazarken bile hiç ilgisini çekmeyecek olan sıkıcı hayatını… Yenilmişti. İnsan hayatta yenildiği yeri geç fark ediyordu. O yer geçip gittikten sonra ardına dönüp baktığında, çoktan yenilmiş ve yere düşmüş olduğunu görüyordu. Öldüğünü bilmeyen birinin hayaletinin, bir süre daha insanlar arasında hiçbir şey olmamış gibi dolaşması gibiydi bu. Bir film hilesi gibi.” Sy 98

Crusoe, Robinson’un hayatını yazmaya çalışırken yaptığı sorgulamalar “yazmak”, “anlatmak”, “içini dökmek”, “anılarını yazmak”, otobiyografi yazmak” ve hatta “blog yazmak” ve “edebi niteliği yakalamak” arasındaki farkları net bir şekilde okuyucuya iletiyor. Bu açıdan bakıldığında öykü aslında yazar adaylarına hitap eden bir anlatı olarak bile değerlendirilebilir.

“Karşılıklı konuşmaları ilerledikçe, Robinson’un ağzından çıkanları birebir yazmaya çalıştıkça, anlatmak ihityacı ve yazmak ihtiyacının aynı şey olmadığını, ilk bakışta aynı görünseler de aralarındaki renk, ton ve içerik ayrımlarını alımlamaya, bunlar üzerinde düşünmeye başladı. Salt anlatma ihtiyacı üzerine kurulan bir yazı, her an samimiyet buhranları içindeki bir iç dökmeye, sıkıntı boşaltmaya dönüşebilir ve sonrasında sadece sahibine rahatlama doyumu sağlayan kısır bir sürecin döngüsüne kilitlenebilirdi.

Anılar, özellikle çocukluk ve gençlik anıları, doğaları gereği pek çabuk zihnimizin fetiş nesneleri haline dönüşebilirler… Bunlara fazla kapılıp geçmişi ayinleştirmek yazımızı yaralayabilir… Tabi yazdıklarımızı da…” sy 101

“Günlerdir süren uzun konuşmalar boyunca Robinson’un belleğiyle girdiği zorlu mücadelenin tanığı olan Crusoe, bir süre sonra hayatların yazılamazlığını düşünmeye başlamıştı. Belleğin neredeyse sahibinden bağımsız bir hayatı vardı. Yazının konusu hangisinin hayatıydı? Ya da olmalıydı? Belleğin kendi oyunlarından yazı nasıl korunabilirdi? Ya da korunabilir miydi? Hele yazının kendi oyunları başlı başına bir tuzakken.” Sy 102

“Kendi yazısını giyinmemiş hayatlar, başkalarının ellerine kalır.” Sy 103

“Bir insanı yazar yapan şey başlangıçta kendisiyle çok dolu olmasıydı belki, ama yazar kalmasını sağlayacak olan da yavaş yavaş kendisini boşaltması, yazılacak sayfada dünyanın geri kalanına yer açması değil miydi?” sy111

“Varolmak için kendi gücünün bütün olanaklarını seferber ederek yaşamla pençeleşen insan tekinin serüveninde, bütün insanlığın yaşamına bir mitos oluşturmak ancak iyi yazının, iyi edebiyatın altından kalkabileceği bir şeydi…” sy 112

Bu şarkıyı WattsApp’tan yollamış Minnak, dinleyince ben aklına gelmişim, uğur getirsin diye yollamış. Ben de sana yolluyorum. Uğur getirsin:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir