YAŞAMIN BİR ANLAMI OLMALI

Hayatın boyunca hiç “Kahretsin ya, yalan bu dünya, herkes çıkarı peşinde, yok mudur huzuru mutluluğu yakalayıp yaşayacağım bir yer ve orada birlikte olabileceğim insanlar?” diye düşündün mü?

Peki o insanlarla birlikte o yerde nasıl huzuru ve mutluluğu yakalayabileceğini düşündün mü?

Tüm bunları düşünürken ne kadar kırılgan ve zayıf olduğunu fark edebildin mi?

Belki de tam o sıra bir kişisel gelişim seminerine, yogaya ya da meditasyona başladın.

Sonra ne oldu? Hala orada mısın? Ya da bambaşka yerlerde misin? Pişman mısın? Mutlu mu? Ne olursa olsun deneyim insana iyi geliyor değil mi?

Ben yogaya tesadüfen başladım. Bunu daha önce anlattığım için özet geçeceğim. O sıralarda uzak doğu dövüş sanatı olan ninjitsu öğreniyordum, yeşil kuşağa geçmiştim. Dersten sonra yoga seansları oluyordu, ona da kalıyordum. Nefes, yumuşak hereketler, sakinlik git gide bana daha cazip gelmeye başladı. Ben de ninjitsuyu bırakıp yogaya başlamaya karar verdim. Aradan tam on sene geçti. Pek çok hocayla çalıştım, Hinsitan’da ve yurtdışında çeşitli eğitimlere katıldım. Hala yoga yapıyorum ve yoga dersleri de veriyorum. Diğer yandan deneyimlerim bana bir şey öğretti: Hayatta hiçbir şeyin fanatiği olmamak gerekiyor, fanatik olunca gözün kararabiliyor, bir takım gerçekleri görmeyi red ettiğin gibi gerçeklikleri kendi lehine değiştirmek için aklının almayacağı şeyleri göze alabiliyorsun. Ben böyle mi yaptım? Hayır; ben sadece tüm iyi niyetimle inanmak istedim, bir yerde aklım almadı olanları, sonuçta bir keresinde gruptan atıldım, diğerinde o raddeye gelmeden kendim uzaklaştım. Her ne olursa olsun yaşadıklarım, gördüklerim, hayal kırıklıklarım, sevinçlerim, hepsi ama hepsi bana çok şey kattı.

Geçtiğimiz iki gün Wild Wild Country adında bir belgesel izledim. Amerikan’ın Oregan eyaletindeki ıssız bir alanda kurulan Osho komününü anlatıyor. Sheela, Osho’nun baş yardımcısı, her şey aslında Sheela’nın liderliğinde ilerliyor. Dışarıdan herkesin huzur, mutluluk ve her anlamda özgürlük içinde yaşadığı, kendi halinde insanlar gibi gözüken bu komün, varlıklarını sürdürebilmek için akıl almaz şeyler yapıyorlar. İktidar ve gücü eline geçiren asla bırakmak istemeyen Sheela’nın başının altından çıkıyor her şey. Osho tüm bu olup bitenler içinde sanki tahtında oturup ona sunulan nimetlerin tadını çıkaran ve etkileyici konuşmalar yapan bir aksesuar gibi. Osho hiçbir şey de tam anlamıyla etkin değil. Düşünceleri ve felsefesi de sadece sözde… Sonunda Sheela iktidarı daha fazla elinde tutamayacağını anlayınca komünden ayrılıyor. Bir grup arkadaşı da onunla birlikte geliyor. İşledikleri suçlar anlaşılınca mahkemede yargılanıyorlar ve hapse giriyorlar. Sheela ve yardımcısı belgeselde bol bol konuşuyorlar. Yardımcısı yaptıklarından pişman ama halen daha bir tarafı Osho’ya inanıyor. Belgesel’in sonunda şu sözleriyle bunu açıkça ifade ediyor: “Acaba biraz daha Osho’nun yanında kalsaydım. Aydınlanır mıydım?”. Sheela yaptığı her şeyin arkasında dimdik duruyor. İşlediği suçları inkar etmiyor ve yasal olarak cezasını çekip kefaretini ödediğini söylüyor. Şu anda da yaşlılara bakım veren bir merkezde çalışıyor. İnsanlara yardım etmeye çalışıyor. Her iki kadında Osho’nun yanındayken kendilerini her şeyi yapabilecek kadar güçlü hissettiklerini vurguluyorlar.

İşte sanırım bütün olay burada. Kendini değerli ve önemli hissetmek, yüzde yüz böyle olduğuna inanmak. Bunu bir cemaat, özel bir grup ya da topluluk içinde hissetmen daha kolay sanırım. Ben bireyselliğe inanıyorum. Gruplar hiç bana göre olmadı. Yoganın kendi içinde spirituel bir yol olduğuna hala inanıyorum. Bir takım eğitmenlerden eğitim almanın faydalı olduğunu düşünüyorum. Ama sonuçta olay kendi içimizde, eğer biz kendi kendimize hak ettiğimiz değeri ve saygıyı gösteremezsek, bunu hiç bir grupta ya da toplulukta bulamayız. Samimiyet ve içtenlikte önemli. Eğer aradığımız gerçekten kendimizsek, keşfetmek istediğimiz yol kendi bireysel yolumuzsa, o yol bir şekilde açılıyor. Sen de Allah açıyor, ben diyim evren açıyor; tek bir doğru var: iyi niyet ve samimiyet hak ettiği yeri en doğru zamanda buluyor. Ben bunu gördüm, bunu yaşadım. Wild Wild Country belgeseli de gayet gerçekçi izlenmeye değer, ibretlik bir belgesel. Görünenin öteki yüzünü aydınlatan bir belgesel.

Belgeselde Osho komününün Amerika’yı mekan olarak seçmesi ve varlıklarını devam ettirebilmek için Amerikan anayasasını ve kanunlarını kullanması oldukça manidardı. Hepimizin bildiği gibi Amerikan vatandaşı dediğimiz insanlar yüzyıllar önce Avrupa’dan gelen işssiz,serseri, polis tarafından aranan yani toplum tarafından itilen insanlar. Amerika’ya geliyorlar ve kendi devletlerini kuruyorlar. Bu yüzden de Amerika eyelet bazında yönetiliyor. Osho komünü de toplum tarafından hoş karşılanmayan, değişik inançları olan bir grup. Amerika’da yer edinmeye, hatta kendi eyaletlerini kurmayı hedefliyor gibi görünüyorlar. Amaçlarına ulaşmak için de Amerikan yasasını kullanıyorlar. Başlangıçta çok başarılılar. Kendilerini toplum tarafından dışlanmış bir azınlık olarak göstererek mağdur pozisyonuna sokuyorlar sık sık. Sonuçta Amerika’da yaşıyorlar ve bu özgürlükler ülkesinden yararlanmak onların da hakkı. Fakat sistemler birbiriyle örtüşmüyor. Bir yere kadar ilerleyebiliyorlar. Sonra devlet yakalarına yapışıyor.

Wild Wild Country belgeseli bana mükemmel bir sistemin olamayacağını düşündürdü. Herkesin mutlu olabileceği, huzurlu, sakin yaşayabileceği bir sistem yok. Çünkü insan var. İnsanların genleriyle getirdikleri ve yaşadıkları deneyimlerle pekiştirdikleri hırsları, öfkeleri, kendilerinin bile farkında olmadıkları arzuları var. İşte bunların hepsi de bir insanda diğer insanlarla yaşarken ortaya çıkıyor. Hiç kimse makine değil, herkes biricik. Diğer yandan sistemler insanları aynı kalıbın içine sıkıştırmak için var. Bu durumun en güzel kurgusunu geçtiğimiz günlerde son yolculuğuna uğurladığımız Ursula K. LeGuin Mülksüzler adlı bilimkurgu romanında anlatıyor. Kitapta iki gezegen var biri anarşist diğeri kapitalist diyelim. Anarşist gezegende bir lider yok, çalışmak zorunluluğu yok, para yok, suç yok,ceza yok. Her anlamda mülk sahibi olmak yok: çocuk doğuruyorsun ama belirli bir yaştan sonra bakmıyorsun, kendine ait özel bir adın yok, rastgele bilgisayar sistemiyle belirlenmiş isimlere sahip insanlar, ilişki diye bir kavram yok, o da bir tür sahiplenmeye girdiği için insanlar uzun vadeli ilişkiler yaşamıyorlar. Sonuçta bu sistemde de insanlar kendilerini baskı altında hissediyorlar. Duygularını yaşayamıyorlar, kendi tercihlerini yapayamıyorlar ve bir kısır döngü içine giriyorlar. Farklı bir biçimde sistemsizlik sistem halini alıyor ve insanların özgürlüklerini sınırlıyor.

Osho komünü de Le Guin’in yarattığı anarşist gezegende de temelde aynı amaçlarla yola çıkıyor fakat sonunda anlam önemini kaybediyor ve insanlar sadece düzeni koruma çabası içinde oluyorlar.

Peki bu şartlar altında yaşamımızdaki anlamı nerede bulacağız? Belki çok kilişe gelecek size cevap: Kendi içimizde anlamı keşfetmemiz gerek. Peki o çok arzu ettiğimiz toplumu nerede bulacağız ya da nasıl şekillendireceğiz? Bunun cevabını da Ursula LeGuin romanında veriyor:

“Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir