ŞİMDİ OKULLU OLDUK

Bu hafta beni çocukluğuma götüren bir kitap okudum. “Ortaokul Hayatımın En Kötü Yılları” Rafe’nin ağzından anlatılıyor. Rafe yaramaz bir çocuk değil ama sanatsal yetenekleri oldukça gelişmiş hiperaktif bir çocuk. Bu yüzden de klasik okul eğitimi ona işkence gibi geliyor. Bu durum aslında bir yerde sağ sol beyin meselesi: sol beynini ağırlıklı kullanan insanlar analitik bir zekaya sahip oluyorlar, bu yüzden de matematik gibi dersleri rahat anlayabildikleri gibi coğrafya, tarih, inglizce gibi ezber isteyen derslerde de başarılı olabiliyorlar. Oysa ki beyninin sağ tarafını yoğunlukta kullanan insanlar bu yeteneklerden pek nasiplerini almamış oluyorlar. Onların hayal güçleri, yaratıcılıkları ve duygusal zekaları kuvvetli oluyor. Ne yazık ki eğitim sistemimiz tamamiyle beyninin sağ lobunu ağırlıkta kullanan insanlara hizmet etmek için hazırlanmış. Çünkü sağ beyin yaratıcı ve sağ beyin lobu daha aktif olan insanlar bedenlerinin sol tarafını yoğun kullanıyorlar. Solak olan bu insanların olayları hep bambaşka bir perspektiften değerlendirmek gibi bir eğilimleri var. Kısacası sağ beyin lobunu yoğun kullanan insanlar tahmin edilemezler, yönlendirilemezler, onların kendi yolları vardır. Ben de onlardan bir tanesiyim sanırım…

Kitapta hiperaktif ve sanatsal yetenekleri kuvvetli bir çocuğun eğitim sistemi içindeki yaşadığı zorluklar anlatılıyor.

İlkokula başladığımda bana yazmayı annem öğretti. Sol elimi kullanmama izin vermediği için sağ elimle zor da olsa yazmaya alıştım. Fakat hayatım boyunca sol yerine sağ elimi kullandığım için sorun yaşadım. Halen daha doğru düzgün bıçak kullanamam hep elimi keserim. İlkokul yıllarımı düşündüğümde o dönem için çok şanslı bir çevrede büyüdüğümü düşünüyorum. İlkokul birinci sınıfta derslerde oturmaktan çok sıkılıyordum. Öğretmeni dinlemekten çok sıkılıyordum. Bir gün derste dayanamadım yerimden kalkıp tahtanın yanındaki çöp tenekesinin üstüne oturdum. Tahtanın diğer tarafında masasında oturan öğretmenle göz göze geldik.
“Canın mı sıkıldı Melike” sordu öğretmen.
“Evet ders çok sıkıcı.”
“Oradan sınıf nasıl gözüküyor?”
“Güzel”
Öğretmen başka hiçbir şey demedi ve derse devam etti. Ben ilkokul üçüncü sınıfa kadar arada çöp kutusunun üzerinde oturmaya devam ettim. Bir kere de öğretmen yerinden kalkınca onun yerine oturdum. Beni kaldırdı.
“Melike’ciğim burada oturabilmen için büyüyüp öğretmen olman gerekiyor.” dedi. Belki de bu yüzden öğretmen oldum. Bilmiyorum.

İlkokul, öğretmenim ve arkadaşlarım sayesinde rahat geçti diyebilirim. Çok hassas ve sulugözdüm. Ressam bir komşumuz vardı,onun oğluyla aynı sınıftaydık, evdeyken( anne babası beni çok severlerdi, sürekli bir bahane bulup beni davet ederlerdi. Babamdan başka hiçbir babayı sevmediğim için babasına hep kızardım ama annesiyle çok iyi anlaşırdım..) benimle hiç ilgilenmeyen Ögeday,okulda ağlayacak gibi olduğum zaman bile yanıma gelirdi. Ağlamamam için bir sürü şaklabanlıklar yapardı.

Ressam komşumuzun asıl uzmanlığı yöresel kıyafetlerdi. Her yörenin kıyafetini çizer kumaşlarla ve aksesuarlarla kaplar ve resim haline geitirdi. Annem de evde dikiş dikerdi. Ben de kağıtlara ve bulduğum heryere kıyafetler çizerdim. Ressam komşumuzun yöresel kıyafetleriyle ve annemin Burda dergilerindeki birleştirirdim.Çok eğlenceliydi.

Ortaokul ve lise ayrı bir alemdi. Bana ilkokul son sınıftayken babam “Anadolu lisesini kazanırsan çok güzel olur.” dedi. Ama güzelin ne demek olduğunu açıklamadı, ben onu kafama göre yorumladım. Mahalleden ve sınıftan kankam olan Özlem’le ikimize özel bir hoca tuttular. Biz hocanın evine gidiyorduk, haftada üç dört gün. Hoca yeni Almanya’dan gelmişti ve evinde bir dolu film videoları vardı. Haftada iki kere ödül olarak bize film izlettiriyordu. Film izlemenin hatırına derslere katlanıyordum. Sonra aramıza üçüncü bir öğrenci geldi. Hocanın komşusunun oğlu Haktan. Özlem Haktan’a aşık oldu. Bir gün Haktan’ın ağabeyi Murat geldi, ben de ona aşık oldum. Sanırım derslerden sonra izlediğimiz filmlerdeki aşk hikayelerinden ciddi etkilenmiştik. Murat Anadolu Lisesinde hazırlıkta okuyordu. Anadolu Lisesi gözümde daha da güzelleşti, tek derdim vardı ben hazırlık okurken Murat birinci sınıfı okuyacaktı. Aklımız fikrimiz Murat ve Haktan’daydı. Bir gün evlerine gittik kapıyı çaldık. Annesi bizi görünce şaşırdı. “Sizinle tanışmaya geldik.” dedik. Kadın bizi çok sevdi, biz de hep ziyaretine gittik. Bir gün bizi kurs hocamız kenara çekti ve bir daha Murat’ların evine gidersek ailemize haber vereceğini söyledi. Biz gizli gizli gitmeye devam ettik.

Neyse Özlem de ben de Anadolu lisesini kazandık ama bizi ayrı sınıflara verdiler çünkü çok kavga ediyorduk. Murat sınıfta kalmıştı ve biz aynı sınıfa düşmüştük. Fakat bana ingilizce çok zor geldi. Durup annemlere kızıyordum ”Güzel olan bu muydu?” diye. Bir gün babam “İstersen seni normal liseye verelim.” dedi. Ondan sonra hiç şikayet etmedim. Bir başka problemim daha vardı: elyazım. Hocalar yazımı okuyamıyordu. Zaten 10 üzerinden 6’nın üstüne çıkamayan notlarım daha da düşüyordu. Üstüne üstlük sınıf öğretmenimiz yazısı güzel olanları ve olmayanları ayrı oturttu. Nedense bütün kızların yazıları güzeldi. Sonuçta ben erkeklerin olduğu grupta tek kız olarak yerimi aldım. Durum şöyleydi, bir sıra dolusu erkek ve aralarında ben…Yanımda Tarkan oturuyordu. Derslerde bozduğum kalemleri falan tamir ediyordu ve sürekli başka şeylerle ilgileniyordu. Ona hafta da bir kızıyordum. Çünkü haftada bir sınav oluyorduk ve Tarkan dokuzdan aşağıya not almıyordu.
“Gizli gizli çalışıyorsun, neden saklıyorsun?” diye söyleniyordum. O da vallahi billahi çalışmıyorum diye yeminler ediyordu. Tarkan hep ütülü pantalonlarla gelirdi, gömleklerini her gün değiştirirdi. Sessizdi, ben sürekli konuşurdum. Sonra ona bir şey oldu, aynı gömleği günlerce giymeye başladı, pantolonları ütüsüzdü artık. Gözleriyle bir noktaya takılıyor ve dalıp gidiyordu. Notları yedilere sekizlere düştü. Ben konuşunca kafasını çeviriyordu. Bir gün okula gelmedi, iki hafta okula gelmedi. Annesi ölmüş. Döndüğünde artık benim tanıdığım Tarkan değildi. Kafası dağınık, haylaz bir çocuğa dönüştü, kendine uçarı, sorumsuz bir erkek arkadaş edindi ve onunla oturmaya başladı. Benim yanıma Ateş geldi. Ateş’in notları benden de kötüydü. Ben eski Tarkan’ı özlüyordum. O zaman anladım, aslında o sessizliğinin ve dinginliğinin içinde söylediği tek bir kelimeyle ya da gülümseyen gözleriyle beni nasıl mutlu etmiş. Tarkan’la üniversiteden sonra da çalışma hayatımda da ara ara görüştüm, meraktan buldum onu hep, acaba dedim o ilk tanıdığım Tarkan geri gelmiş midir diye buldum onu… Ama geri gelmedi…

Ortaokul lise boyunca sınıf içi kaderim bu oldu; ya arka ya ön sıramda ya da yanımda leb demeden leblebiyi anlayan erkekler, nasıl hemen herşeyi anlıyorlar diye şaşıran ben. Bu arada Murat’a herkes aşıktı. O da bana “Seni seviyorum.” diyen bir not yolladı. Ama ben onu unutmuştum çoktan. Dersler ve sıra arkadaşlarım bütün vaktimi dolduruyordu. Benden istediği tepkiyi alamayınca Murat, sınıfın en çalışkan kızına aşığım diye herkese yaydı ve kızla çıkmaya başladılar(Nedense Murat’ın bana verdiği bu tepkiyi hayatım boyunca defalarca farklı erkeklerden yaşadım, her defasında da kendi kendimi verdiğim yerinde karar için tebrik etmişimdir.). Ben elyazımı düzelttim, kendimi kocaman kocaman büyük harflerle yazmaya alıştırdım, güç bela hazırlığı geçtim.

Ortaokul birinci sınıfta yine sınıflar karıştı, hocalar değişti. İngilizce hocamız benim için tam bir işkenceydi. Bir kere çok ağır bir kadındı, bir de mıy mıy konuşuyordu, derste hiçbir şey anlamıyordum. Çok canım sıkılıyordu. Bende sakız çiğnemeye başladım. Baktım hoca çok ağır yürüyor, tek yaptığı da ilk sıradan son sıraya kadar ağır ağır yürüyüp göbeğine dayadığı ders kitabına bakıp konuşmak. Yavaş yavaş balon şişirmeye başladım. Hocanın temposu ve zamanlaması hep aynı olduğu için arkası dönük olduğunda balonumu şişiriyordum, döndüğünde hemen içime çekiyordum. Hocanın yürüyüşüyle senkronize olan balonlarım bütün sınıfın dikkatini çekti ve hemen hemen herkes heyecanla beni izlemeye başladı: Acaba hoca arkasını dönemeden balonu sessizce söndürüp yok etmeyi başarabilecek miydim? Kıkırdamalar falan olmaya başlayınca hoca bir şeyler döndüğünün farkına vardı ve bir gün hızla arkasını döndü ve ben ağzımda kocaman bir balonla hocayla göz göze geldim. Sonra balon patladı ve bütün yüzüme yapıştı ve o gün veli toplantısı vardı. Toplantıda annemle babama “Melike beni deli ediyor.” demiş.

Ortaokul lise boyunca istemeden bir sürü disiplin suçu işledim, bir kaç kere disipline gittim, bir kere ceza aldım. Nedense ne annem ne de babam bana bu konuda hiç kızmadılar. Hatta annemin okuldaki hocalarla ev toplantıları olurdu. Hocalarımın çoğu(ingilizce hocası hariç) bize gelirlerdi. Onlarda bana çok iyi davranırlardı. Okulla ilgili hiçbir şey konuşmazlardı. Bunun sebebini hala bilmiyorum. Bildiğim edebiyat ve kimya derslerinden başka sınıfta başka hiçbir dersi takip edemediğim ve hep evde kendi kendime çok çok çalışarak sınıfları geçtiğim.Bu yüzden o kadar uzun süre sınıflarda kapalı ve hareketsiz kalmak bana tam bir işkence gibi geliyordu.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir