İLKLERİN ŞEHRİ ANTAKYA 1

Pazartesi sabah İstanbul aktarmalı uçağımla Hatay Havalimanına indim. Havaş otobüsüyle otelime gidebileceğimi söylediler. Şoföre ineceğim durakla ilgili bilgi almak için soru sorduğumda “Sen merak etme, ben sana ineceğim yeri söylerim.” dedi.
“İyi o zaman” dedim, arkama yaslanıp yolu seyrettim.
Son durağa geldiğimizde “Otelim ne tarafta?” diye sorunca “Aaa ben seni unuttum, senin otel geride kaldı. Ama yakın 200m geriye yüreyeceksin.” dedi.
Ben de otobüsten inmedim, o da mecburen geri dönüp beni otelimin olduğu bölgeye bıraktı. Niyetim otele eşyalarımı bırakıp bütün günü dolanarak geçirmekti, ama olmadı. Uyudum, üçe dörde kadar uyudum, anca kendime geldim.

Gezmek, görmek istediğim çok yer vardı. Uyandığımda tekrar uyumama sebebim budur. Dışarı çıktım. Müze için saat geçti. Açtım, Anadolu Restoran diye bir yere girdim, lumbar yedim sadece denemek için, bir daha yemem. Ana caddeye çıktım, adım başı künefeci. Hatay Künefe isminde büyük bir dükkana girdim, künefesini hiç beğenmedim, İzmir’de daha güzelini yapıyorlar. Nedense ziyan olmasın diye hepsini yedim… Sonra cadde boyunca yürümeye başladım. Cadde çok iç açıcı değildi. Burası eski Antakya’ymış, çok eski ve köhne yapılar var, iç taraflara doğru da bir Kemeraltı/İzmir havası var. Hiç tarihi bir şey göremedim. Hayal kırıklığı, sanırım beklentim Avrupa şehirleri gibiydi. Yani hani burası medeniyetler şehriydi? Nerede o eski evler, nerede camiler, kiliseler, hiçbir şey yok,gecekonduya benzeyen yapılar dışında. Duygusal olarak hayal kırıklığı, fiziksel olarak da mide fesadı geçiriyordum. Yürümeye devam ettim. Dükkanlar genelde kıyafet üzerineydi. Vitrininde renkli tabakların olduğu bir dükkanın önünde durdum. Küçük kaseler vardı elle renkli renkli işlenmiş, beğendim. İçeriye girdim, altı tane küçük kase satın aldım. Satış yapan kadına Müzeye ve St.Pier kilisesine nasıl gideceğimi sordum. Müzenin önünde duran otabüsler varmış ama kiliseye gitmemi istemedi. Tedirgindi. Suriyelilerle konuşmamamı tembihledi. “Buraları çok değişti, yabancılar çok geldi ve ne yapacakları belli olmuyor.” dedi. Sonra da bana o gün gezebileceğim yerleri sıraladı.

Habib-i Neccar Cami, Anadolu’da yapılan ilk cami olarak biliniyor.
Caminin adının hikayesi çok ilginç: Habib-i Neccar, Hz. İsa’nın havarilerine ilk inanan ve bu uğurda canını veren bir Antakyalı’dır. Müslümanlar tarafından evliya olarak kabul gören Habib-i Neccar öldüğü yere yapılmış bu camii. Bu yapı dinler arası hoşgörü ve dayanışmanın simgesi gibi.
Camiiye girer girmez yerdeki kuşu gördüm; içimden şu kelimeler döküldü:
CAMİ AVLUSUNDA YÜRÜYEN BİR KUŞTU O./ TEK DİLEĞİ VARDI…
Baharatçıların falan bulunduğu hanlar,çarşılar Kemeraltı/İzmir’i anımsattı bana.

Uzun Çarşıya gittim ve baharat aldım: her yemeğe konulan sekiz çeşit baharat karışımı bir de çekilmemiş karabiber.

Kurşunlu Han’a gittim. Buzdolabı mıknatısı aldım. Sonradan öğrendim ki bana 3 liralık malı 10 liraya satmışlar.

Little John ve Antakya İpek: Medeniyetler buluştu:)

Akşam Konak Antik Restoran diye çok hoş bir yere gittik. Adalet’in iş arkadaşları vardı. Şarapları çok güzeldi.

İçtiğim en güzel Kırmızı şarap.Restoranın kendi imalatıymış.Köylerdeki Alevi ve Hıristiyanlar yapıyormuş bu tür şarapları.
Restorandaki detaylar çok güzeldi.


Yağmur yağsa, uykum kaçsa
Bir kuş konsa badi parmağıma
Ağlardım bir başıma

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir