ACIYA VEDA 1: BENİM BALONLARIM VARDI

Ne zaman birisinin babasının öldüğünü duysam, eğer o kişi babasını benden daha fazla zaman görmüşse kalbimde bir yumru oluşuyor, gözlerim dolu dolu oluyor, çok kızıyorum, çok kızıyorum, elimde değil. Neden o benden daha fazla birlikte oldu babasıyla? Geçen gün annem bir aile dostumuzun babasının son günlerini yaşadığını, durumunun çok kötü olduğunu söyledi.
“Benden 20 sene daha fazla yaşadı babasıyla. Benim babam öldüğü zaman akranlarımın çoğu, ölümün ne olduğunu bile bilmiyordu. O çok şanslı…” dedim.
Annem kısa süreli bir şaşkınlıktan sonra hiddetle “Ya ben, ben yetemedim mi sana, ben sağ kaldım. Demek ben ölsem hiç üzülmeyeceksin. Zaten sen bir tek babanı sevdin.” diye söylenmeye başladı.
“Allah başımızdan eksik etmesin anneciğim seni, ama herkesin yeri ayrı.”
Annem söylenmeye devam etti “Hep babası, hep babası, ben neler çektim, ne emekler verdim, gören yok…”
Bugün onu çok özledim. Uzun bir aradan sonra ilk defa yine onun fiziksel olarak yanımda olmamasının acısını hissettim. Evet, ölüm travmasını geride bıraktım ama acısını bırakmaya hiç niyetim yok gibi. O da giderse elimde başka ne kalacak babama dair… Acı, bir zamanlar çok ender rastlanan bir ilişkiyi yaşama şansını yakaladığımın göstergesi… Evet erken öldü, diğer yandan 100 yaşında bile olsa ben ardından yine aynı şeyleri yaşayacaktım. Onun varlığı hayata gözlerimi açmamla başlamıştı. Yokluğundaki eksikliğimi sadece ölünce anlayabilecektim. Bunun sonucu da her zaman için travma olacaktı. Kaç yaşında olursam olayım bir yirmi senem böyle geçecekti. Şimdi ondan geriye bu acı kaldı. Bana kalsa bu acıyla bir ömür yaşardım. Fakat şu son günlerde kafamda bir olasılık belirdi ve sanırım acıyla da vedalaşmanın zamanı geldi. Demem odur ki eğer bu dünya ve öteki dünya diye bir ayrım varsa. Bu dünyada pek yüzü gülmeyen babamı , öteki dünyada da rahat bırakmıyorum gibi geliyor. Bencil, küçük çocuklar gibi hala gelmesini ve bütün dünyasının ben olmasını istiyorum. Bazı metafizik olayların gerçekliğini bilemiyoruz. Yani belki geldi ve gölgem gibi sürekli benimle dolaşıyor. Dönmek için benim mutlu olmamı bekliyor. Onun için tuttuğum yastan özgürleşmemi bekliyor. Ve ben artık hazırım. Onsuz da yaşayabilirim, onsuz da tekrar sevebilirim. Bunu yapabilirim. Özgür bir kartalı düşünün, onu yakalayıp bir kafese kapatıyorsunuz ve sürekli yanınızda taşıyorsunuz, bu size mutluluk veriyor. Peki ya göklerde varolması gereken kartal, onun da mutluluk hakkı yok mu? İşte bu yüzden, bu yazı bir veda yazısı, çok sevdiğim bir adamın son hatırasına veda, acısına veda… Veda yazısında onunla ilgili anılarımdan bir kaçını anlatacağım.
Babam ölene kadar bana iki cümleyi durup durup söylerdi. Birincisi “Ben senin akranın değilim.”
Çocukluğum sınırları duvarlarla çevrili olmayan bir lojman da geçti. Geniş bir araziye yayılmış blok blok evler vardı. Evlerin arasında parklar, eğlence merkezleri , sinema, yeşil alanlar vardı. Çok güvenli bir ortam olduğu için gece gündüz sokağa çıkmamız, arkadaşlarımızın evinde kalmamız hiç problem değildi. Ben çok sokağa çıkardım. Arkadaşlarımla oyun oynamayı severdim ama bir süre sonra canım sıkılırdı. Onlardan uzaklaşıp parka giderdim. Orada Tek başına oturan, kimseyle konuşmayan Deli Hasan vardı. Onu kontrol ederdim, acaba arkadaş olabilir miyiz falan diye düşünürdüm.

http://gethashtags.com/photo/1244307071161663762_1915086599

Annem bir gün beni Deli Hasan’ı gözetlerken yakaladı. Daha doğrusu arkadaşlarımın yanında beni göremeyince merak edip aramaya çıkmış. Hemen eve götürdü. Bilmediğim tanımadığım kimsenin yanına gitmemem ve konuşmam konusunda uyardı. Ben de bir daha Deli Hasan’ın yanına gitmedim.
İlkokul ikinci sınıftan itibaren arkadaşlarımın bazılarına aileleri özel din dersleri aldırmaya başladılar. Kuran okumayı öğreniyorlardı. Kuran Allah’ın kitabıydı. Kuran’ın kargacık burgacık yazılarına baktım hiçbir şey anlamadım. Oysa ki Allah’ın ne dediğini bilmek istiyordum. Bu yüzden de camide verilen Kuran kurslarına gitmeye başladım. Fakat hocanın konuşmaları çok garipti; sürekli öteki dünyada cehennemde acı çeken insanları anlatıyordu. Bir de Kuran’ı okusamda anlayamayacağımı fark ettim, çünkü okuduklarımın anlamını anlayamıyordum. Allah’la tüm bunları konuşmak istiyordum, onu o kadar çok merak ediyordum ki anlatamam. Bir gün sokakta arkadaşlarımla oynarken Kuran kursunda tanıştığım çocukları gördüm. Bir tanesi de Kuran hocasının kızıydı.
“Nereye gidiyorsunuz?”
“Dağa çıkacağız.”
“Ne yapacaksınız orada?”
“Allah’ı göreceğiz.” dediler.
Ben de peşlerine takıldım. Lojmanların iyice dışına çıktık ve köylerden birinin oradaki tepeye tırmandık. O sırada yağmur yağdı. Üstüm başım, her yerim çamur oldu. Tepenin zirvesinde hiçbir şey yoktu. Yağmur sağnağa çevirdi. Sırılsıklam oldum. Eve döndüğümde hava kararmıştı. Babam gece vardiyasında çalıştığı için yoktu. Annem açtı kapıyı, gözleri şiş şişti. Önce bana sarıldı, nerede olduğumu sordu. Anlatınca sinir krizi geçirdi, beni fiziksel olarak biraz hırpaladı. Sonra da dışarısının ne kadar tehlikeli bir yer olduğuna, insanların ne kadar tehlikeli olduğuna, başı boş gezen şeytanlara dair hikayeleri canlandırarak anlattı. Çok korktuğumu hatırlıyorum.
Ertesi gün hasta oldum. Ve bir hafta kadar yattım. İyileştikten sonra hiç dışarı çıkmadım, hatta odamdan dışarı bile çıkmadım. Okula gidip geldim sadece.
Aradan bir ay kadar geçtikten sonra bir gün babam yanıma geldi. Hadi seninle uyuyalım dedi. Birbirimize sarıldık. Bana bazen büyüklerin küçükleri korumak için yalan söyleyebileceğinden bahsetti. Annem de ben eve geç gelince korktuğu için gerçekleri biraz abartmıştı. Evet sokaklar tehlikeliydi ama arkadaşlarımla apartmanın önünde oynadığım zaman tehlikeli değildi. Sonra uyuduk.
Ertesi gün annem benden bahçeden çiçek toplamımı istedi. Çiçekleri topladım ve eve geldim. Sonraki gün annem hadi bahçede oyna dedi. Biraz oynadım, bahçeden hiç dışarı çıkmadım. Hemen eve geldim. Bu böyle bir iki hafta sürdü.
Sonra babam yine hadi seninle konuşalım dedi. Yine sokaklarla ilgili daha önceden söylediklerini tekrarladı. Fakat bu sefer ağzında bir şey vardı. Ve o şeyle başparmağım kadar küçük balonlar yapıyordu.
“Ağzındaki ne?” diye sordum.
“Sakız, balon yapıyorum.”
“Bana da versene, ben de balon yapmak istiyorum.”
“Olur ama bir şartım var.”
“Nedir?”
“Bundan sonra arkadaşlarınla eskisi gibi dışarı çıkıp oyun oynayacaksın ve de anenne haber vermeden asla mahalleden uzaklaşmayacaksın.”
“Tamam söz veriyorum.”
Balon şişirmesini öğrendim. Hatta o gün ağzımda sakızımla sokağa çıkıp arkadaşlarımla oyun oynadım. Fakat balon ve sakız olayına çok fazla bağlanmıştım. Sürekli sakız çiğniyordum ve balonlarım git gide daha büyük oluyordu. Belirli bir süre sonra bu durum annemi rahatsız etti. Babam annemin balonlarıma müdahale etmesine izin vermedi. Bunun üzerine annem de sakız çiğneyip balon şişirmeye başladı. Ama onun balonları benimkiler kadar büyük olmuyordu. Bir gün küçük bir karpuz büyüklüğünde balon şişirdim ve yüzüme patladı. Sakızlar yapıştığı için kirpiklerimi ve saçlarımın bir kısmını kesmek zorunda kaldık. O günden sonra daha az sakız çiğner oldum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir