TOSKANA GÜNLÜKLERİ 9 : İKİ BOYUTLU GÖKYÜZÜ VE PROSECCO

“Çocukluğumuzdan bu yana bize göz kırptığı halde bir türlü parçası olamadığımız bu sonsuz şölen de ne?” Dostoyevski

Hayatım boyunca yalnız kalmaktan, tek başınalıktan bunaldığımı hatırlamıyorum. Her gün düzenli olarak yapmayı sevdiğim aktiviteleri yapınca gün bana zar zor yetiyor zaten. Diğer yandan kendimi kimsesiz hissettiğim çok uzun zamanlarım oldu ve acı çektim. Kimsesizlik bir ıssızlıktı. Elimi attığım her insanın da bir kabusa dönüşmesi takdire şayan bir durumdu. Hepsi geride kalmıştı. Ta ki ıssız bir dağ başında Sarı Çiyan’ın elllerine düşene kadar.

Yabancı, Yakışıklı, Sarı Çiyan sevgi çemberini seyrederken aklımdan bunlar geçiyordu. Sarı Çiyan kiminle bir samimiyet kurmaya çalışsam hemen ona sevimlilik göstermeye başlıyordu. Yabancı’dan sonra benimle aynı evde başka bir odada kalan bir kadınla bir iki sohbet ettim. Bir gece bir baktım Sarı Çiyan elinde bir hediye paketiyle kadının kapısında. Ona Hindistan’dan şal almışta vermek için gelmiş. Neden kampın ilk günlerinde bu hediye verilmedi de bugün ve benim hediye törenine şahit olabileceğim bu zaman seçildi? Bu kadın sinsiliğin bütün renklerini taşıyordu ve ondan mümkün olduğunca uzak kalmam gerekiyordu. Sarı Çiyan tayfasına yaklaşmama kararı aldım. Dağın eteğinde çadırlarda kalanlar vardı ve çok güzel insanlara benziyorlardı. Fakat ben evde kaldığım için onlarla da boş zamanlarımı denk getiremiyordum.

Ve belirli bir süre sonra tek başınalık beni sıkmaya başladı. Sosyal medyadan, telefondan uzak olmakta rahatsız etmeye başladı.
Köye gittiğimde Katıksız ve Minnak’ı arıyordum hemen internetten. Onlarla konuşmak en büyük lüksümdü.
Yine de yetmiyordu kimsesizliğimi avutmaya…
Köye birileriyle birlikte gitmek istedim.
Birisiyle havadan sudan boş boş sohbet etmek istedim.
Ait olmak istedim hayatımda ilk defa bir yere (hatta birisine?), ait olma özlemi duydum. Bastığım toprak benim köklerimi taşımıyordu, tamamen yabancıydı. Gittiğim köydeki insanların hiçbiri Türkçe bilmiyordu. Hatta Türkiye hakkında bile bir fikir sahibi olmamaları çok yüksek ihtimaldi. Buradaki herkes ve herşey yabancıydı. Ben de uzaydan gelmiş bir deli yaratıktım☺))

Ve bir kaç gün sonra Prens bahçeyi sularken peşinden dolanan genç bir kız gördüm. Güneşin altında çalışmaktan bütün her yeri kıpkırmızı olmuş, kan ter içindeydi. Kendime benzeyen başka bir yaratık görmüş gibi bakakaldım. Halimi fark eden Prens yanıma geldi ve kızı tanıştırdı. Almanya’dan aile dostlarının kızıymış. Doktorası üzerinde çalışırken bunalmış ve fiziksel işler yapmak için buraya gelmiş. Adı Leyla, ismi gibi romantik bir hali var.

İlerleyen günlerde kızla sürekli aynı yerlerde denk geldik. İkimiz de tek başına vakit geçirip kitap okumayı seviyorduk, bu yüzden de hep aynı yerleri mesken tutuyorduk. Ve zaman içinde merhaba nasılsınla başlayan sohbetlerimizin konuları genişlemeye başladı. Biraz samimiyetimiz artar artmaz bana sorduğu sorular direk Sarı Çiyan grubuna dair oldu ve çok entellektüel sorulardı:

“Acaba kim kimle birlikteydi?”
Birbirlerine fiziksel olarak dokunmayı ne kadar seviyorlardı?
Aralarına da herkesi kabul etmiyorlar galiba?”

Soruların sonuncusu hariç hepsine bilmiyorum cevabını verdikten sonra sonuncu soru için bizzat eylemde bulunmasını tavsiye ettim. O günden sonra bir daha öyle sorular sormadı. Enteresan bir kızdı, dünyada gezmediği yer kalmamış gibiydi. Bir gece çimenlerin üzerine yatmış yıldızları seyrediyordu. Ben de yanına uzandım. Elektirik direkleri olmadığı için yıldızlar ışıl ışıl parlıyordu. Aklıma Küçük Prens geldi. Acaba hangi yıldız onun gezegenini aydınlatıyordu?

Bu iki boyutlu gökyüzü olabilir mi?
Buna ne dersin? Bu arada bu foto gerçek mi?

“Biliyor musun ekvatorda gece iki boyutlu?”
“Nasıl yani?”

Uzun uzun anlattı ama ben bir türlü gözümde canlandıramadım ve içimden ekvatora gitmek için büyük bir istek geldi. Kendime şaşırdım, artık yurtdışı seyahati yok deyip dururken şimdi bu nereden çıkmıştı? Ben gökyüzünün her yerde aynı göründüğünü sananlardandım. Oysa ki bir yerlerde gökyüzü bambaşka bir formuyla varmış. Masal gibi… İki boyutlu gökyüzü, paralel evrenler canlı yayında☺ Kimsesizliğimi unutmuştum… Hatta geride bırakmıştım.

Köydeki gece gezmelerimizden bir keşif? Burası neresi hadi tahmin et. Burası bir mezarlık. Ölülerini yakıyorlar ve küllerini saklıyorlar. Bu duvardaki her ışık bu dünyadan geçip gitmiş bir ruha ait. Işık halinde gelip ışıkla ayrılıyoruz bu hayattan; iki ışığın ortasında ne yaptın? Asıl mesele bu sanırım.

Bir kaç gün sonra aramıza İspanyol üniversite öğrencisi bir kız daha katıldı. Birlikte boş zamanlarımızda çok keyifli vakit geçirdik. Bir kaç kere köye gittik. Köyde bol bol prosecco içip kampa çakır keyfi gecenin bir vakti döndük. İspanyol çok hareketli ve komik, Alman çok sakin ve mantıklı, ben de halimden çok memnundum. Bu arada iyi ki Türkiye’de prosecco yok; aksi takdirde ben içmeden duramazdım…

Kabarcıklı beyaz şarap Prosecco. Aslında şampanya ama şampanya marka olduğu için İtalya’da prosecco deniliyor. Kola gibi bakkalda, kafede kolaylıkla uygun fiyatlarda bulabiliyorsunuz. Prosecconun vazgeçilmezi ince uzun bardaklar, hele bardağın tam ortasında bizim ince belli çay bardakları gibi haifif bir kıvrım varsa içmeye doyum olmaz:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir