TAŞINA TAŞINA BİTMEYEN TAŞLAR : AİGAİ ANTİK KENTİ

Arkeolojinin bilimsel destekli muazzam bir hayal gücü gerektirdiğini hocamızla yaptığımız Kemeraltı turunda fark ettim. Büyülü bir havada çarşının içinde dolaşıp bize yüzyıllar önce oralarda neler olduğunu anlatıyordu. Liman var diyordu, fenerler, gemiler. Söylediklerinin orada olduğuna emindi; kullandığı di’li geçmiş zaman olaması gerektiği içindi. Bense dar sokakların içinde sıra sıra dizilmiş kıyafet satan dükkanlar gördüm, bir yerlerden burnuma buram buram köfte kokuları geliyordu, karnım acıkmıştı. Diğer yandan hocanın anlatımına takılıyordu kulaklarım; o görüyordu ve emindi…

Hocanın anlattığı Kemeraltı…

Geçtiğimiz hafta sonunda 2004 yılından beri yürütülmekte olan Aigai Antik Kentini hocamızın gözünden ziyaret etme olanağı buldum. Bu sefer önümde bana eski olmalarından başka bir şey ifade etmeyen taşlar vardı. Hocayla canlandılar, zamanın kayıp ruhları adeta o gün bedenlendiler ve şehir tekrar yaşamaya başladı. Bu yazımda aklımda kalanları elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım.

Aigai Kenti İsa’dan önce 725-680 arası kurulmuş olabilir. Verimsiz kurak bir arazi olmasına rağmen orayı yaşatmak zorundaydılar. Çünkü kimsesiz bir arazi olursa asiler tarafından zapt edilir ve büyürdü. Hayvancılıkla geçiniyorlarmış ve burada aristokratlar yaşıyormuş. Tipik bir Yunan Kentinde olan herşeye sahip: agora,tapınak, cimnazyum, tiyatro, hamam,kent meclisi… İ.S.260 Roma’nın çöküşüyle kent terk edilmiş.Sadece keçiler kalmış. 16.yyda Türkmenler yerleşmiş.

Başlangıçta sadece konuşulacak alan olarak kurulan Agora, günümüzün diliyle AVM, zamanla büyüyor. Helenistik dönem de başına talih kuşu konuyor. Prusya kralı İzmit’ten kocaman bir orduyla önce Bergma’yı sonra da burayı talan ediyor. Romalılar duruma el koyuyor.Prusya Kralına ağır bir tazminat ödetiyorlar. Bu parayla muhteşem bir Agora kuruluyor. Tüccar, zengin, seyyahlar şehri ziyaret ettiğinde Agora’ya geliyor. Aigai’de yaşayan insanların yaşadığı kısma girmeleri yasak. Bu yüzden Agora’dan sonra iki kapı var: biri yabancılara, diğeri Aigaililere.
Yürüyüş yolu, buralarda gezdikçe ruhum coşuyor.
Şehrin manzarasına bakar mısınız?
Şu hamamlar bugün de olsa keşke bu şekliyle… Bu da çok ihtişamlı, kesin Prusya Kralının paralarıyla yaptılar.
Bu şehrin mezarları böyle… Gömmüyorlar. Volkanik taşlardan yapılmış bir lahit, üstüne de kapağı kapatıyorlar,içindeki kokmuyordu herhalde. Bu özlellikli bir mezarmış,burada bir zamanlar yatan şahsiyet cimnazyumda öğretmen, büyük bir entellektüel… Mezarın yanındaki yuvarlaklar ödüllerini temsil ediyor.
Şu sağdaki taşlar var ya sakın haifife alma, bunlar ve daha büyüklerini Prof hocamız, öğrencileri ve köylüllerin çabasıyla kaldırılmış istiflenmiş. Ödenekleri taş taşayacak insanlara yetmemiş. Traji komik bir durum değil mi: sen yıllarca kitapların içinden çıkma, değerli eserler üret ve sonra taş taşı…Hatta emekli olana kadar taş taşı…
Şehir volkanik bir arazide kurulduğu için su yok. Kuyu kazsan su bulamazsın.Yakınlarda sadece bir pınar var. Sarnıçlar yağmur suyuna muhtaç. Bütün kent bu yüzden taş döşeli, yağmur yağdığında sular yanlarda birikip sarnıçları dolduruyor. Ayrıca evlerin çatı sistemleride suyun akıp sarnıçları dolduracağı şekilde tasarlanmış. Böylece sususz gibi görünen kent aslında su zengini…

[caption id="attachment_2625" align="alignnone" width="225"] Ben bu yazımda izlenimlerimi aktardım, hatırladığım kadarıyla, daha detaylı ve kesin doğru bilgiler almak isterseniz bu da hocamın kitabı.

Bu şarkıda senin için olsun:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir