TOSKANA GÜNLÜKLERİ 6: ADIM ADIM KRİTİK DÜŞÜNCEYE DOĞRU…

Yoga bedensel hareketler değildir. Bedensel hareketler sadece bedeni sakinleştirmek, bireyi zihnindeki düşüncelerle başbaşa kalmaya hazırlamak içindir. Meditasyon aşama aşamadır. Önce zihninin içinden çıkamazsın, sonra onu umursamamayı öğrenirsin, sonra zihin yavaş yavaş boşalır ve bir bakmışsın ki sadece andasındır, varsındır, yaşıyorsundur, aşksındır.

Bedensel yogada hareketleri hissetmek çok önemlidir. Hissetmek derken her hareketinin bedeninde yayılan dalga dalga etkisinden bahsediyorum. Ayak parmağının ucunu kıpırdatsan kafatasının kemikleri etkilenir; bunu hissedebilmek… Bunu yapabilmek için mümkün olduğunca yavaş ve ekonomik hareket etmen gerekir. Hız sadece seni yanıltır. Hızla yapılan hareketler sonucunda beyinin salgıladığı hormanlar sana kendini mutlu hissettir ve sen sonra bir bağımlı olursun, hız bağımlısı… Ayrıca o hormonların etkisiyle acıyı hissetmemeye başlarsın, daha çok haz alabilmek için bedenini zorlarsın ve sonun ortapedi servisinde bitebilir… Bu yoga değildir, bu bilinçsiz yapılan spordur. Hareketleri hissetmek işte altın kelime… Hareketleri hisssetmek ve özüne doğru yola çıkmak…

Öz nasıl bir şeydir? Özüne ulaştığını iddia edilen insanlar acımasız, adaletsiz, sevgisiz, zalim ve merhametsiz olabilirler mi? Olamazlar diye düşünüyorum ama şu an karşımdaki rol modeller hiç öyle değiller… Kafam karışıyor ve bedeni hissetmek, bedenle çok fazla uğraşmak konusundaki fikirlerim değişiyor… Bedenini çok fazla hissetmek belki de seni kendi bedenine hapsediyor… Bu da bir tür bağımlılık. Ay serçe parmağımı kaldırdım bir hissettim bir hissettim sormayın… Peki ya sonra? Ben sonrasını burada göremiyorum…

Hocanın sesiyle kendime geldim:
“… Geçmişte bir yoga hocam vardı. Sürekli onun yakınında olmak istiyordum. Hocam bana sürekli şöyle diyordu ‘Bir gün benden nefret edeceksin.’ Onu hiç anlayamıyordum, bu kadar sevdiğim bir insandan nasıl nefret edebilirdim? Onu bir gün anladım; ondan nefret ettiğim zaman anladım…”

İlk onun dersine girdiğimde yaptığı konuşmayı hatırladım:
“… Aradığınızı bulmak için buraya gelmenize gerek yok. Bunu evde tek başınıza oturarakta keşfedebilirsiniz. Sadece hayatın her anında desteklendiğinizi bilin. Hayat size her koşulda her şartta destekleyecektir… Amma ille de bu kadar para verip benden keşfetmek istediğinizi öğretmemi bekliyorsanız, size bildiklerimi aktararak elimden geldiği kadar yardımcı olurum. Fakat asla şunu unutmayın: keşfedecek, hissedecek, bilecek olan sizsiniz…”

İnsan her kimle ve nerede olursa olsun önce kendine inanmalı. Gökyüzü, aydınlık senin zihninde bir yerlerde unutma…

Hayır hocamdan nefret etmiyordum. Benim gözümdeki yeri değişmişti. Spiritüel bir rehber değildi benim için. Zaten onun da hiçbir zaman için böyle bir iddiası olmadığını belirtmek isterim. Belki de artık burada alabileceğim bir şey kalmamıştı. Yolum başka bir yere doğru uzanacaktı. Bunu hissettim. Ve ertesi gün sabah derse katılmadım. Sabah sekize kadar uyudum. Günlerdir yoga derslerinden kalan vakitte çalışmaktan ve koşuşturmaktan daralmıştım. Kendimi kapana kısılmış gibi hissediyordum. Kahvaltı etmek için köye gittim. Sonra internetten Minnak ve Katıksız’la konuştum. Bana çok iyi geliyorlardı.

Köye giden yol üzerinde bir melek… Gelen geçeni selamlıyor…

Kampa döndüğümde herkes hala yoga dersindeydi. Bahçede Prens’le karşılaştım. Prens evin ve bütün arazinin sahibi. Ona Prens diyorum çünkü dört tane beyaz atı var, ayrıca dört çocuğu, bir de aşık olduğu karısı. Sabahtan akşama kadar durmaksızın çalışıyorlar. Organik tarım yaparak bahçeyle uğraşmak çok zahmetli. Burada ki görevlerden bir tanesi de Prens’e tarlada yardım etmek. Onunla çalışmayı seviyorum çünkü yapılacak işi çok iyi anlatıyor ve yaparken bir şekilde hep destekliyor ve varlığını hissettiriyor. Kendini köle gibi hissettirmiyor sana. Ayrıca onun doğayla olan iletişimini çok seviyorum. Bastığımız yere bile dikkat etmemizi istiyor çünkü hiçbir bitkinin ezilmesini istemiyor. O kacaman bahçelerdeki her bitkinin nererede ve nasıl bir durumda olduğunu biliyordu.

Bir keresinde yoğun bir dolu sonrasında yere düşen domates fidelerini iple fidelerin yanındaki çıtalara bağlıyorduk. Ben yanlışlıkla fidenin bir parçasını kırdım. Küçük bir parçaydı. O hemen fark etti ve üzüldü. Çicekleriyle, sebzeleri ve meyveleriyle bambaşka bir iletişim halindeydi. Bence bu kampta sadece bir kişi gerçekten yoga yapıyordu; o da Prens’ti.

Neyse Prens’e biraz kendime zaman ayırıp çevreyi tanımak istediğimi söyledim. Ondan bana bu pek çok ayrı yapıdan oluşan evin tarihini anlatmasını rica ettim. Ertesi gün boş günümdü, o gün için sözleştik. Ayrıca ekmek yapımı için bir asistana ihtiyacı olduğunu söyledi. Hemen kabul ettim. Ben kabul edince mutlu oldu, “O zaman pizza da yaparız.” dedi.

Ben küçükken yazları anneannemle dedemin Ab-ı Hayal’deki çiftlik evinde kalırdım. İnekleri, kuzuları, tavukları ve bahçeleri vardı. Bütün çiftlik için sadece ikisi çalışırdı. Arı gibi sabahın altısından akşamın bir vaktine kadar koşuştururlardı. Bense hayvanlarla oynar, bir de erik ve incir ağaçlarından yemek için meyve toplardım. Bazen çardaktaki üzüm salkımlarına yetişmek için merdiveni duvara dayayıp üzüm yerdim. Sabahları kümesten taze yumurta alırdım. Canım sıkılınca da denize giderdim. Onları hiç anlamazdım. Neden eğlenmek yerine çalışıyorlardı. Bir de ianılmaz tutumluydular. Bir damla suyu bile boşa harcamazlar, her bitkiyi ve meyveyi yiyecek olarak bir şekilde değerlendirirlerdi. Örneğin zeytinden yağ çıkarırlar, zaytin çekirdeğinden de sabun yaparlardı. Bana hiç iş yaptırmazlardı. Oysa şimdi burada bu İtalyan dağlarında tıpkı onlar gibi deliler gibi çalışıyorum. Garip bir pişmanlık içindeyim keşke onlara zamanında yardım etseydim. Belki şu anda bu durumda öğrenmem gerekenleri çoktan öğrenmiş olurdum.

4 thoughts on “TOSKANA GÜNLÜKLERİ 6: ADIM ADIM KRİTİK DÜŞÜNCEYE DOĞRU…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir