ANNEM HAKKINDA HER ŞEY 2: BU CÜCELER KİM?

Bilimadamları ne derse desin annelik içgüdüsü diye birşey olmadığını hep söylemişimdir. Bana annelik içgüdüsü, toplumun soyunu devam ettirmek için kadına dayattığı bir yük gibi geliyor. Yüksek lisans tezim için çocukluk tarihini incelerken de düşündüklerimin doğru olduğuna kesinlikle kanaat getirdim. Ortaçağda çocukluk diye bir kavram olmadığını biliyor muydunuz?

“Ortaçağ’da çocukluk yedi yaşında biter yetişkinlik başlardı. Çünkü yedi yaşında bir çocuk yetişkinler gibi konuşabilir ve kendini ifade edebilirdi. 7 ve 16 yaşları arasındaki çocuklar için Almanca, İngilizce ve Fransızca’da hiçbir sözcük yoktu. “Çocuk” sözcüğü belli bir yaş ya da çağ dönemini değil, sadece bir akrabalığı ifade ederdi.” (Neil Postman, Çocukluğun Yokoluşu)

Çocuğun bizim bu çağda algıladığımız anlamda bir anlamı olmadığı bir kültürde tabi ki çocuğa karşı geliştirilen davranış biçimi de bambaşkaydı. Ortaçağ’da bizim modern dünyada algıladığımız anlamda bir ayıp duygusu yoktu. Çocuğun yanında her türlü (cinsellik, küfür, şiddet, vs.) sohbet edilebilirdi. Çocuk normal bir yetişkin gibi görüldüğü için ona özel bir bakım verilmezdi. Çocuk her türlü hastalığa karşı kendi bünyesince karşı koyabilirdi. Eğer güçsüzse ölürdü. Bu yüzden de Ortaçağ’da insanlar mümkün olduğunca çok çocuk yapmaya çalışırdı. Nasıl olsa çok azı uzun yaşayabilecekti. (Neil Postman, Çocukluğun Yokoluşu)

Resimde dikkat ederseniz çocukların ve yetişkinlerin kıyafetleri aynı tarzda. Ortaçağ’da çocuklarda yetişkinler gibi giydirilirmiş.

Annelik içgüdüsünü savunan insanlar bana bu durumu açıklayabilir mi? İçgüdü genlere kayıtlı değil midir? Eğer öyleyse Ortaçağ’daki kadınların genlerinde bir bozukluk mu vardı? Ve bu bozukluk niye bu kadar uzun sürdü, hatta halen daha gizli gizli devam ediyor?

İşte anneannem ve dedemin üç kızına yaklaşımlarını düşününce aklıma Ortaçağ’dan başka birşey gelmiyor. Kötü davranmışlar. Daha fazla detay vermeye gönlüm elvermiyor. Sevginin, değerli olma duygusunun verilmediği bir ortamda büyümüş üçü de. Sadece ilkokula kadar okutmuşlar. 18 yaşını doldurmadan ilk isteyenle görücü usulu evlendirmişler. Annem nişanlandığında 17 yaşındaymış. Nişan töreni babam Karadeniz’de olduğu için yapılmamış, annem babamı hiç görmeden nişanlanmış. Nişanlılığı boyunca dedem, babamı eve bile sokmamış. Annem babamın sesini nikah masasında duymuş. Babam gerçekten de çok iyi kalpli, merhametli ve anlayışlı bir insandı fakat onun da koşulları ve gücü o dönemde herşeye yetememiş. Annem Karadeniz’e gelin gitmiş. Görümcesi, kayınbiraderi, ve kayınvalidesiyle 4-5 sene aynı evde yaşamış.

Babamın ailesinde kız çocuk değerliymiş. Annemin anlattıklarından anladığım kadarıyla o evde bir tane kız çocuk varmış o da halammış. Halam da annemle yaşıtmış fakat okula gidiyormuş. Bu yüzden de babanem halama hiçbir iş yaptırmıyormuş. Hepsini anneme yaptırıyormuş. Annem en çok yıkadığı çamışırları anlatır durur. Halen daha anlatır. İç çamaşırlarına kadar babanem herkesin çamaşırını anneme yıkatıyormuş. Haksızlık yüreğimi burkuyor. Belki de en ufak bir haksızlık belirtisinde bile sıkı tepkiler vermemin sebebidir annemin yıkadığı çamaşırlar. İçimde ki çocuk haksızlık anında kzıgınlıkla şahlanıyor:

“Annem o çamaşırları yıkamayacak. Beni duyuyor musun? Hele ben elimi bile sürmeyeceğim.”

Annem bana ben çocukken bilinen bağlamlarda hiç sevgi göstermedi. Bana hiç sarılmadı, çok az öptü, hatta ben ona yaklaşmak istediğim zaman beni ittirirdi. Çünkü sevginin ne olduğunu bile bilmiyordu. Anne olmak nedir haberi bile yoktu. Benim annem hep öfkeli ve hırçın bir çocuk olarak kaldı. Bu onun sevgi gösterme biçimiydi. Fakat birşeyi artık çok iyi biliyorum: Annem beni çok sevdi. Benim kendisi gibi bir hayat yaşamamı da hiç istemedi. Bana hayatım boyunca hiç ev işi yaptırmadı. Eve dair herşeyi ben hep kendi kendime öğrendim. Annem benim hep okumamı ve çalışmamı istedi. Bu da onun sevgisini gösterme biçimiydi…

Neyse, çocukluk tarihine tekrar dönersek kız çocukları ve erkek çocukları arasında yapılan ayrımın çok eski çağlara kadar gittiğini görürüz. Cinsiyetçilik çağların vazgeçilmezi olmuş malesef. Sümer (M:Ö. 4000- M.Ö. 2000) tabletlerine baktığımız zaman bu tabletlerde erkek çocuklar okurken, kız çocukları da yün eğirirken resmedilmiştir. Kız çocukları modern çağa kadar seçkin olsun ya da olmasın eğitim hakkından yoksun bırakılmıştır.

Yine soruyorum eğer annelik içgüdüsü varsa iki çocuğu arasında nasıl ayrım yapabiliyor? Sevgi neye göre kimin ne yapacağını belirleyebilir? Tabi ki benim anneannem ve dedem de bu cinsiyetçi genleri de sonuna kadar sürdürmüşler. Ancak üç kızdan sonra bir erkek çocuğu sahibi olmuşlar. Ve o erkek çocuk hayatlarının tam merkezine yerleşmiş. Herşey onun için yapılmış, bütün olanaklar ona sunulmuş.

Bu ailede herşey vardı. Güç, para, zenginlik, fiziksel güzellik, şans, olanaklar… Ama yetmedi, mutluluğa yetmedi…

Şu anda anneannemle dedemi düşününce yani bir aşk ve sevgi evliliğini, maddi olanaklarını göz önüne alınca, nasıl böyle bir aile portresi oluştuğuna dair hiçbir şeyi kafam almıyor. Belki Romeo ve Jüliet kavuşabilseydi hiç mutlu olamayacaklardı? Zaten bütün güçlü aşk kurmacaları ya mutlu sonla biter ve ondan sonrası anlatılmaz ya da kavuşamadan ölürler. Angelina Jolie ve Brad Pitt bir aşk masalıydı değil miydi? Gözlerimizin önünde gelişip güçlenmemiş miydi bu aşk? Şimdi ayrıldılar ve bugün bir magazin dergisinde okudum Brad Pitt durumu şöyle özetliyor: 12 yıllık cehennem, hiç mutlu olmadım. Harika bir seks hayatı, iki uyumsuz insan, kavga, gürültü, huzursuzluk… Artık kendime yeni bir hayat kurdum ve çok mutluyum.

Peki ya aşk, peki ultra şanslı altı çocuk, peki kutsal büyük aile?

8 thoughts on “ANNEM HAKKINDA HER ŞEY 2: BU CÜCELER KİM?

  1. Annen ve yıkadığı çamaşırlar… Benim hatıralarımda da buna benzer bir fotoğraf var annemle ilgili. Fazla bir söze gerek yok. Susma hakkımı kullanıyorum 🙁 Çok güzeldi her zamanki gibi. Sevgiler

  2. Anlattıklariniz hepimizin yaşadıklarına benziyor. Hİç sevilmemiş değersiz kız çocukları ve onların kızları.
    Şunu söyliyebilirim, annelik içgüdüsünün gerçekte var olup olmadığını anlamanın en iyi yolu anne olmaktır. Adına ister içgüdü de, ister annelik hormonları de hiç farketmez. Bir kadın doğum yaptıktan sonra artık hiçbirşey eskisi gibi olmaz. Bir gece de büyür ve bebeğini kucağına aldıktan sonra o bebeği kimseye dokundurmak istemez. Ne kayınvalidesi ne annesi ne de bir başkası. Gözünün önünden ayıramaz.

    Brad Pitt in açıklamalarına gelince, testesteron hormonunun bol olduğu yerde huzur sakinlik şefkat olacağını sanmam. Herşeyin fazlası zarar.

    1. Merhaba,
      bireysel deneyimler herkesi kapsamaz. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine bakarsanız bir gecede değişmeyen pek çok insan var. Asıl olan içimizdeki insanlığın ne kadar gelişmiş olduğuyla ilgili. Önünde bir canlı var ve sana muhtaç; buna verilen tepki insanlığın kadardır. Kadın ya da erkek olman fark etmez diye düşünüyorum.

      Aile çok kapalı bir kutu, kimin evinde ne kadar testesteron var bilemeyiz. Brad Pitt örneğini vermemin sebebi basında çıkan fotoğraflarından, evliyken yaptıkları açıklamalardan ve geniş mutlu aile tablosundan dolayıydı.

      Yorumunuz için çok teşekkürler

      sevgi ve ışıkla

  3. Aslında ben bunları sadece bireysel deneyimlerimden yola çıkarak yazmamıştım. Çevremde gördüğüm ruh sağlığı yerinde kadınlar arkadaşlar hepsi aynı. İstisnalar tabiki olacaktır . 3. sayfa haberlerinde ne geçiyor tam bilmiyorum ama ruh sağlıklarının yerinde olmadığını düşünürüm. Zira doğum sonrası depresyon, psikoz vb. ruhsal hastalıkların oluşması da doğanın bir gerçeği. Umarım bu konuda sizi yaralayan bir şey yoktur. Herşey gönlünüzce olsun..

    1. Galileo herkese ve herşeye rağmen dünya yuvarlaktır dediği için öldü. Çünkü buna inanıyordu. Tabi ki kendimi böyle bir dehayla bir tutmuyorum. Diğer yandan inandığımın peşinden gitmek gibi bir özelliğim var. Bu özelliğim de cahilce değil. İkna olursam yönümü de değiştirmesini bilirim. Yazımda birisi bana açıklasın dedim, teşekkür ederim emek verip yazmışsınız.İkna olmadım diyeceğim sadece. Çünkü konuyu uzatırsam bu ben haklıyım hayır ben haklıyımla uzayıp giden anlamsız bir monoloğa döner. Saygı duyuyorum. Annelik gibi gerçekten kutsal bir deneyimi yaşama cesareti gösteren herkesi de yürekten takdir ediyorum.

      sevgi ve ışıkla

  4. Melike hanım,
    Ben sizi ikna etmeye çalışmıyordum ki. Yazdıklarımı tekrar tekrar okudum, sadece gördüklerimi paylaştığımı düşünüyorum.

    Güzel günler, mutlu yarınlar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir