İKİ ZÜLFÜ BİR NEJAT VE TEK BAŞINALIK

Eğer reakarnasyon diye bir şey varsa eminim ki benim ruhum bu dünyaya ilk defa geldi. Sürekli müthiş bir merak ve heyecanla yaşıyorum, herşeyden etkileniyorum, hayatta mümkün olduğunca çok keyifli deneyimler yaşamak peşindeyim. İşte sırf bu yüzden geçenlerde merak beni dürttü; acaba dedim tekbaşınalığı bir ilişkiyle taçlandırabilir miyim hani filmlerdeki gibi… Tesadüf bu ya youtubeda bir meditasyona denk geldim “ruh eşini hayata çekme”. Meditasyonu dinledim, ertesi gün yine dinledim, ertesi gün, ertesi gün… Belki gerçekten vardır da benden kaçırıyorumdur ne bileyim…

Bir şeyler değişmeye başladı bende, bilmiyorum belki meditasyondan, belki de hayattan. Bir anda ne kadar çok meli malıyla yaşadığımı fark ettim. Mayıs sonuna kadar yüksek lisans projesine çalışmalalıyım, yoga yapmalıyım, meditasyon yapmalıyım, oturmalıyım, kalkmalıyım… Çok sıkıcı… Meli malılar yüzünden spontan hareket etme yeteneğimi kaybetmişim,her dakikam programlı. Salıverdim… Proje için çalışmayı bırakıp. Gözüme ilk ilişen kitabı okumaya başladım. İş yerimde ofisteki masa arkadaşım bir kitap kurdu; ondan masasında gördüğüm Zülfü Livaneli kitabını istedim: “Huzursuzluk”… Kelimelerinin cümle içinde ahenkli bir dizilimi var. Bol bilgi yüklü bir kitap olmasına rağmen bir nefeste okunuyor. İngilizce ve çeviri kitaplar okumaktan güzel bir türkçeye ne kadar hasret kalmışım anladım. Ben Zülfü Livaneli’nin Nazım’ın şiirlerini yorumladığı şarkılarıyla bilirdim. Kitapları hiç ilgimi çekmemişti. Hızımı alamadım ardından “Mutluluk” kitabını okudum.

Ardından bu geç kalınmış keşfimi arkadaşlarımla büyük bir hevesle paylaşmaya başladım.

“O adam benim için milletvekili olduktan sonra bitti.”
“Garip adam bir dönem ikinci cumhuriyet diye tutturdu.”

“Bana tutarsız geliyor, neye inanıyordu, neler yaptı?”

Duyduğum sözler beni üzdü. Herkes değişiyor, kendi yolunda ilerliyor. Politikadan anlamam; yapılan yorumları da değerlendirebilecek alt yapıya da sahip değilim. Okuduğum güzel kitaplar. Yazarıda dünya çapında yaptığı her işte adını duyurmuş bir sanatçı. Boşu eliştirirken doluyu da göz ardı etmemek gerek.

Minnak uzun süredir bir filmi izlemem için öneride bulunuyordu: “Kaybedenler Klübü… “ İsmi bana çok depresif geldiği için hiç izlemeye yanaşmıyordum. Evvelsi gün öğrencilerime sordum filmi:

“Hocam çok birşey beklemeyin, güzel ama ortalama…”

“Hocam Fast and Furious 8’i izlediniz mi?”

Bu ilginç yorumlardan sonra dün gece izledim. Alternatif bir hayat tarzını benimsemiş iki entellektüel adam. Filmde çeşitli edebiyat yapıtlarına göndermeler var. Milan Kundera’yı yakalamak çok hoşuma gitti.

“…İnsan hız yeteneğini bir makineye devredince her şey değişir: Artık kendi gövdesi oyunun dışındadır ve bir hıza teslim eder kendini, cisimsiz, maddesiz bir hıza, katıksız hıza, hızın hızlığına, esrime hıza…” (Yavaşlık; Milan Kundera, sy 6)

Bu iki adamın hızlıca yaşadıkları cinsellikler böyleydi. Motoruyla Nejat İşler’in bir başına yaptığı gezintlerde düşündükleri … Bu film sanki Nejat İşler’in kendisini anlatıyordu. Toplumun düzenindeki hızda kaybolmamak, benliğini yitirmemek için bireyselliğinin keşfinin hızında kaybolmak, hazda takılı kalmak… Peki ya sevgi, ilişki?

Birazda kendimi buldum o yalnızlıkta . İnsan tek başına mutlu olmayı öğrenince bir ilişkiyi yürütmekte becerekli olamıyor doğrusu. Becerikli olması bir ilişkisi olması gerekiyor mu? Kesinlikle hayır; bu seçim meselesi. Ben neyi seçtim? Ben meraktayım, acaba diyorum ilişkiyle ilgili kaçırdığım güzel bir şeyler olabilir mi? Bunu bilebilmem çok zor. Çünkü hayatımdaki bütün rol modeller tek başına ve mutlu.

Annem: yalnızlığına ve bireysel alanına hep çok düşkün oldu. Sürekli dikiş diker ve uzun yürüyüşlere çıkar. 20 sene önce babam öldükten sonra hayatına kimseyi sokmadı.

Halam: 45 yaşında onu çok seven bir İtalyan’la evlendi. Aklında hiç evlilik olmadı. Dünyada ki pek çok ülkeye gitti. Dört beş tane dil öğrendi.

Ağabeyim: Resimleri, kitapları ve dizileriyle kendine kurduğu çok özel bir dünyası var. Kimse onu işletteği bardan çıkaramadı.

Minnak: Resimleriyle ve kitaplarıyla o kadar haşır neşir ki oğlunun dışındaki bütün erkeklere adeta kapısı kapalı.

Anneannem: Dedem ben 13 yaşındayken öldü. Anneannem hep tek başına yaşamayı tercih etti. Şu anda doksanlarına yaklaştığı için küçük bir evde dayımla kalıyor. Öncesinde hayvanlarıyla, bağı bahçesiyle ilgilenir, zeytin zamanı ağaçların tepesinden inmezdi.

Melike: Kitapları, dizileri, öğrencileri, yoga ve spor… Zaten bunların hepsine yeterli zamanı ayırınca günü bitiyor.

Sonuç olarak benim bildiğim hayat tek başınalık. Ve bir ilişki bana belki de ‘Mutluluk’ kitabındaki Meryem’in; kitabın başlangıcında hayal etmeye çalıştığı İstanbul kadar uzak.

Sevmekten anladığım değiştirilebilir birşey mi? Değiştirmem gerekir mi? Hata yine mi ben de? Ne olmuş hiç ruh eşime kavuşamadıysam?

2 thoughts on “İKİ ZÜLFÜ BİR NEJAT VE TEK BAŞINALIK

  1. Çift olmak siz düzelttikçe bir yandan tekrar tekrar karışan ip çilesine sahip olmak gibi. Hayat uğraşmasız tatsız tuzsuz olurdu kabul ama yalnız olmanın da ayrı bir güzelliği, özgürlüğü var.
    Kaybedenler Ķulübü radyocularin olduğu filmdi yanlış hatırlamıyorsam. Filmin erkeklerinin hayatı hoyrat yaşadıkları kalmış aklımda, diğer aklımda kalansa kadının değersiz gösterilmesiydi. Uzun yıllar oldu tekar izlersem fikrim değişir mi bilmiyorum.
    Halanıza bayıldım. 🙂

    1. Merhaba Zülal Hanım, Kaybedenler Kulübündeki erkekler hoyrat gerçekten. Kadınlara değer vermeyen erkekler, diğer yandan karşılarına çıkan kadınlarda pek değer görmek derdinde değil gibiler. Bir tek kadın var kendi değerinin ve öneminin farkında olan ona da zaten adamlardan biri aşık oluyor. Halam enteresandır:))

      Yorumunuz için çok teşekkürler

      sevgi ve ışıkla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir