FAZLALIKLARDAN KURTULMAK GEREK

FAZLALIKLARDAN KURTULMAK GEREK
Kabin boyu valizimi hazırlarken –alışkanlıktan olsa gerek – içimde kelebekler uçuşuyordu. Bu valizle Fransa’ya ve İspanya’ya gitmiştim, kısa kısa tatillere çıkmıştım. Hepsi de ayrı bir maceraydı. Şimdi hastaneye yatmak için hazırlıyordum ve anılar beni mutluluğa sürüklüyordu.

Kim bilebilirdi ki, belki de bu gidiş yepyeni bir sayfanın başlangıcıydı: Hint yogasına göre kistlerimin bulunduğu bölge ikinci çakraya denk geliyor. İkinci çakra duygular, doğurganlık, cinsellik ve yaratıcılıkla ilgili. Ben yıllar sonra tekrar seninle yazmaya başladım. Belki bu kistler benim yaratıcılığımı tıkıyordu. İlişkilerle ilgili ciddi problemler yaşadığım için yalnızken daha mutluyum. Belki bu iki kistin gidişi duygusal dünyamı hareketlendirecek. Hatta boşluklar ikiz çocuklarla dolacak. Böyle düşününce ameliyat çok cazip geliyor. Bir de geçen gün bir yerde okuduğuma göre vücudun sol tarafı geçmiş sağ tarafı da geleceği temsil ediyormuş. Kistleri kaygılar olarak sembolleştirirsem, gidişleri geçmiş ve gelecek kaygılarımın sonu anlamına gelebilir mi? Gelmese bile ben böyle düşünerek ne kaybederim ki?

Saat sabahın sekizi hastanedeyim yatış için sıra bekliyorum. Annem diğer hastalarla koyu bir sohbete daldı. Tabi ki ana konu hastalık. Tiroid ameliyatıyla başladı anlatmaya , dinleyicisi gitgide artıyor, benim yazıya konsantre olmam zorlaşıyor. Çocukluğumu hatırlıyorum da annem hep böyleydi. Beş altı yaşlarındaydım parmağımı otobüs kapısına sıkıştırmıştım. Babam hariç herkes annemin başına toplandı, çünkü annem bayılmıştı.

Sonunda danışmadan beni çağırdılar. Bileğime beyaz plastik bir bileklik taktılar. Tatil köylerinde takılanlara benziyordu fakat bunun rengi beyaz ve benim hakkımda bir sürü bilgi yazılmış üstüne. Oda numaramız 222 ve 2. kattayız. Bu 2’lerin sembolik bir anlamı olmalı☺ Odanın manzası çok hoş: annemin dediğine göre dut ve osuruk ağaçlarının üst dallarını görüyoruz. Annem odaya girer girmez refakatçi yatağına yattı. Çok yorulmuş, tansiyonu düşmüş. Ben de kan vermek için hemşirenin yanına gittim. Kan tüplerini kan merkezine benim götürmemem gerekiyormuş. “Refakatçiniz gelsin.” dediler.
“Gelemez, yattı uyuyor.” dedim. Ben mi yattım hastaneye , annemi mi yatırdım anlayamadım.

IMG_4563

Sonra EKG için sıraya girdim. Bir grup teyze beni çevreledi. Bana bir iltifatlar: “Saçların çok güzel. Boyun ne kadar uzun, incesin de maşallah. Yaşın kaç?”
“41”
Şöyle bir yüzleri değişti. Sonra içlerinden bir tanesi “Olsun, 41de yaşlı değil.” dedi.
Bir diğeri “ Çok genç gösteriyorsun, evli misin?” diye sordu.
“Değilim.”
Yüzler asıldı. İçlerinden iyimser olanı “Özgürsün yani.” dedi ve gülümsedi. Konuşmamız da orada son buldu çünkü bana geç de olsa sıra geldi.

EKG’den sonra stajer doktor bana bir sürü özel soru sordu. Ben o sorularının cevaplarını Doktor Who’ya vermiştim. Sonra da beni asistan doktorun muayene edeceğini falan söyledi. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Doctor Who benim doktorumdu. Diğerlerine ne oluyordu ki? Hemen Doktor Who’nun odasında aldım soluğu.
“Benim doktorum sizsiniz.” dedim.
“Hayır, olmaz” falan deseydi inan orada hüngür hüngür ağlayacaktım. Ve onu bu blogtan tamemen silip kötüleyecektim.
“Bir yanlışlık olmuş. Sizin muayene olmanıza gerek yok.” dedi.
Ben de “Tamam o zaman.” dedim. O sırada telefonum çaldı. Doktor Who’dan izin isteyip dışarı çıktım. Cimcime bana yoğun bakım ve anesteziyle ilgili birşeyler söyledi, çok anlamadım.Sonra tekrar doktorun odasına girdim.
“Bana sormak istediğiniz bir şey var mı?”
“Ameliyattan sonra hastaneden çıkabilir miyim?”
“Ameliyattan sonra bir gün yoğun bakımda kalacaksınız.”
“Ben gitmek istiyorum.”
“Diş çekmiyoruz Melike Hanım. Ameliyat oluyorsunuz ve riskleri var. Anlatsam ameliyat olmaktan vazgeçersiniz.”
Risk falan deyince korktum. Aman anlatmasın sonra ben onları gözümde canlandırıyorum, yaşıyormuş gibi oluyorum.
“Tamam o zaman .” diyip kapıya doğru yöneldim. Tam çıkacakken arkamı dönüp “Ben sizi hiç göremeyecek miyim?” diye sordum.
Güldü. “Ameliyattan sonra.”
Yani yoğun bakımda.

“Ölümden korkuyor muyum?” diye sordum kendime.
Cevabım çok kesin ve netti “Korkmuyorum.”.
Babamı 1997 Haziran ayında tam babalar gününde kaybettim. Bu yüzden benim babam her sene iki kere ölür: biri 16 Haziran, biri Babalar Günü. Gözlerimin önünde son nefesini verdi. Bağlı olduğu makinenin ekranından kalp ritminin düz bir çizgiye inişini gördüm. Gitmişti. Ona sarıldım,”Lütfen geri gel ve iyi olduğunu göreyim.” dedim. Kimse bana inanmıyor ama geldi biliyor musun? Ertesi gün sabah gözlerimi açtığımda babam beni yanağımdan öptü. Geri çekildi. Gençleşmişti ve gülümsüyordu. Sonra ben onun ölmüş olduğunu hatırladım. “Baba” diye çığlık atınca sanki bir perde onu sarmaladı ve alıp göklere çıkardı. Yerinde nişanlım belirdi. Tabi ki bundan hiç mutlu olmadım. Bir daha da gelmedi. Ve ben onu çok özledim. Hatta bir an önce anestezi olmak için can atıyorum. Çünkü anestezi sırasında insanlar değişik şeyler görebiliyormuş. Belki babam gelir, belki görürüm diyorum.

Odaya geldiğimde annem uyanmıştı. Pencereden ağaçları seyrediyordu. Kuşlardan bahsetti. Karga sesleri duymuş “Keşke bir tanesi şuradaki kuru dala konsa da izlesek.” dedi. Bir kumru geldi pencere kenarına, biraz yürüdü pencere boyunca sonra gitti. Arkasından bir kumru daha geldi, sonra bir tane cılız serçe. Çok heyecanlandık. Canlı canlı belgesel izler gibiydik. Bir de biz annemle kuşlarda ölmüş insanların ruhları olduğuna inanırız. Babam beni böyle bir günde yalnız bırakmak istemezdi değil mi?

Cingöz ve arkadaşı geldi odaya. Biraz sohbet ettik. Sonra biz Cingöz’le aşağıya kafeteryaya indik. Kahve içip pasta yedik. Hesabı Cingöz ödemek istedi : “Belki bir daha sana hesap ödeyemem.” diye dalga geçti benimle. Doktor Who haricinde hiçkimse bana hasta muamelesi yapmıyor burada.

Odaya geldiğimde annem Cingöz’ü çok sevdiğini söyledi. “Ben senin de akademisyen olmanı isterdim. Kitap yazdın da ne oldu?” dedi.

İnsan olmam yeterli değil miydi?

Not 2: Ben bir hayalperestim. Olmayacak şeylere inanırım ve çoğunlukla garip bir şekilde gerçekleşir. Dostlarımla yeniden bir araya geleceğimi de biliyorum. Belki biraz zaman alacak bana yeniden güvenmeleri. Ama olsun buna değer biliyorum.

It has been a long day without you my friend
And I’ll tell you all about it when I see you again

Yalnız geçen uzun bir gündü
Sizi tekrar gördüğümde anlatacağım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir